Tesnim Haber Ajansı Uluslararası Haberler Servisi'nin bildirdiğine göre, İran'ın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi ve Büyükelçisi Emir Said İrevani, Güvenlik Konseyi toplantısında ABD ve Siyonist rejimin İran'ın sivil altyapılarına yönelik saldırılarını kınayarak, bu eylemleri uluslararası hukukun açık bir ihlali ve savaş suçu örneği olarak değerlendirdi.
İrevani, İran'ın hayati sivil altyapılarının hedef alınmasının uluslararası insancıl hukukun ağır bir ihlali olduğunu ve bu suçların tüm sorumluluğunun ABD'ye ait olacağını vurguladı.
Ülkemizin Büyükelçisinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplantısındaki konuşmasının tam metni şöyledir:
Geniş çaplı savaş suçları, İran'ın sivil hayati altyapılarının hedef alınması ve yok edilmesi... Bu tehdit, uluslararası insancıl hukukun ve silahlı çatışmaları yöneten en temel kuralların korkunç ve açık bir ihlalidir. Amerika Birleşik Devletleri, açık bir savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlemenin tam ve inkar edilemez sorumluluğunu üstlenecektir.
İran İslam Cumhuriyeti böylesine korkunç ve vahşi savaş suçları karşısında kayıtsız kalmayacaktır. Ülkemiz hiç tereddüt etmeden ve gecikmeden meşru müdafaa hakkını kullanacak, derhal ve orantılı karşı tedbirler alacaktır. Güvenlik Konseyi maalesef, ülkeme yönelik bu saldırgan savaşın en başından beri uluslararası barış ve güvenliği koruma yönündeki temel sorumluluğunu yerine getirmekte başarısız olmuştur. Bu başarısızlık, İran'ı harekete geçme konusundaki yasal hakkından mahrum etmez ve edemez.
İran'ın tepkisi tamamen uluslararası hukuka dayanmaktadır. Hiç şüphe olmamalıdır ki: İran, meşru müdafaa hakkını kullanacaktır. Bugün Güvenlik Konseyi'nde oylamaya sunulan karar tasarısı gerçek, hukuki ve siyasi açıdan temel kusurlara sahiptir. Bu tasarı tamamen tek taraflı, taraflı ve savunulamaz bir metindir. Metin, sahadaki gerçekleri çarpıtarak, sorumluluğu yanlış bir şekilde saldırının asıl mağduru olan İran'a yüklemekte ve mevcut krizin temel nedenlerini kasıtlı olarak görmezden gelmektedir.
Bu metin, İran İslam Cumhuriyeti'nin Birleşmiş Milletler Şartı uyarınca meşru müdafaa hakkı çerçevesinde Hürmüz Boğazı'nda aldığı yasal önlemleri, haksız ve yanıltıcı bir şekilde uluslararası barış ve güvenliğe yönelik bir tehdit olarak sunmaktadır. Aynı zamanda saldırganların ve müttefiklerinin bundan sonraki yasadışı eylemlerini Hürmüz Boğazı ve Fars Körfezi'nde seyrüsefer serbestisini ve güvenliğini sağlama kisvesi altında meşrulaştırmaya çalışmaktadır.
İran'ın yasal eylemleri, topraklarına ve egemenliğine yönelik devam eden saldırıların daha geniş bağlamından ayrı tutulamaz. Dolayısıyla bu eylemleri uluslararası barış ve güvenliğe yönelik bir tehdit olarak göstermeye yönelik her türlü çaba, yasal dayanaktan ve her türlü geçerlilikten yoksundur.
Sayın Başkan,
Bu tasarının amacı çok açıktır: Mağduru, Fars Körfezi ve Hürmüz Boğazı'ndaki egemenliğini ve hayati ulusal çıkarlarını savunduğu için cezalandırmak ve aynı zamanda saldırganlar tarafından daha fazla yasadışı eyleme siyasi ve yasal bir kılıf hazırlamak.
Eğer bu tasarı kabul edilseydi, BM Şartı'nın ve uluslararası hukukun açık ihlali pahasına güç kullanımını ve yasadışı eylemleri haklı çıkarmak için başvurulabilecek tehlikeli derecede geniş ve istismara açık yorumlara kapı aralayacaktı.
Ne 2817 sayılı Kararın, ne bu taslağın, ne de bazı Konsey üyelerinin açıklamalarının saldırının faillerine, onların bölgedeki istikrarsızlaştırıcı davranışlarına ve mevcut durumun temel nedenlerine hiçbir atıfta bulunmaması son derece üzücüdür. Bu yüzsüzce görmezden gelme, Güvenlik Konseyi içindeki sürekli siyasallaştırma ve çifte standart kalıbını yansıtmaktadır.
Açıkça ilan ediyorum: Bu metin sadece ABD ve İsrail rejimini yasadışı eylemlerine ve vahşi suçlarına devam etmeleri konusunda cesaretlendirirken, onları hesap vermekten de muaf tutacaktır. Aslında bu, farklı isimler altında sunulmuş bir Amerikan tasarısıdır.
Bugün ABD Başkanı bir kez daha sadece son derece sorumsuzca değil, aynı zamanda derinden endişe verici bir dile başvurmuştur; "Bütün bir medeniyet bu gece yok edilecek ve bir daha asla geri gelmeyecek" diyen bir dil. Böylesi bir söylem hiçbir lidere, hele ki uluslararası barışı ve güvenliği korumakla yükümlü bu Konseyin daimi üyesi olan bir devletin başkanına yakışmaz.
ABD Başkanının uluslararası toplumun gözü önünde hayasızca ve pervasızca, köprüler, elektrik santralleri ve enerji tesisleri de dahil olmak üzere İran'daki tüm sivil altyapıyı bir mühlet vererek yok etmekle tehdit etmesi; alenen savaş suçları ve insanlığa karşı suç işleme niyetini belli etmesi karşısında, karar tasarısının mimarı ve destekçilerinin tamamen siyasi amaçlı böyle bir metni oylamaya sunmak için acele etmeleri üzücü ve endişe vericidir. Bu kararın kabul edilmesi, muğlak ve asılsız iddialara dayanarak güç kullanımını normalleştiren, BM Şartı'nın bütünlüğünü zedeleyen ve bölgesel ve uluslararası düzeyde daha geniş çaplı bir gerginlik riskini artıran tehlikeli bir emsal oluşturacaktı. Bu nedenlerden dolayı, biz bu tasarıyı hukuki açıdan savunulamaz, siyasi açıdan dengesiz ve stratejik açıdan istikrarsızlaştırıcı olarak değerlendiriyoruz.
Çin Halk Cumhuriyeti'ne ve Rusya Federasyonu'na sorumlu davranışları, yapıcı yaklaşımları ve veto haklarını BM Şartı'nın ilkelerine tam uygun bir şekilde kullanmalarından dolayı derin takdirlerimizi sunuyoruz. Bugünkü eylemleri Güvenlik Konseyi'nin istismar edilmesini ve saldırganlığın meşrulaştırılmasını engellemiştir.
Aslında Çin ve Rusya, Güvenlik Konseyi'nin saldırganlığı meşrulaştıracak bir araca dönüşmemesini sağlamış ve bu eylemleriyle kararlı bir şekilde tarihin doğru tarafında yer almışlardır. Biz ayrıca, çekimser kalarak bu taslağın bölgenin barışı ve istikrarı açısından ciddi sonuçları olacağını kabul eden Kolombiya ve Pakistan ülkelerini de takdir ediyor ve onlara teşekkür ediyoruz.
Buna karşın bu tasarıyı destekleyenler, Amerika ve İsrail'in İran'daki sivillere ve hayati altyapılara yönelik süregelen savaş suçları ile canice ve terörist saldırıları karşısında sessiz kalmayı tercih ederken, sorumluluğu İran'a yüklemeyi yeğlemişlerdir. Onların bugünkü duruşları ve oyları açık bir çifte standardı yansıtmaktadır. Bu durum, onların BM Şartı'na ve uluslararası insancıl hukuka olan sözde bağlılıkları ile pratikteki davranışları arasındaki derin uçurumu ortaya koymaktadır. Hukuki ilkelerin bu şekilde seçici bir şekilde uygulanması sadece onların güvenilirliğini zedelemekle kalmıyor, aynı zamanda uluslararası hukuka ve BM Şartı'na atıfta bulunurkenki iyi niyetlerini de ciddi şekilde şüpheye düşürüyor.
Sayın Başkan,
Bu toplantıda ülkeme yöneltilen mesnetsiz ve siyasi tüm suçlamaları kategorik olarak reddediyoruz. Bu iddialar her türlü hukuki dayanaktan yoksundur ve yegane amaçları dikkatleri sahadaki gerçeklerden, yani ABD ve İsrail rejiminin İran'a karşı başlattığı yasadışı ve acımasız savaştan başka yöne çekmektir. Hedefleri açıktır: Amerika ve İsrail'in İran halkına karşı işlediği dehşet verici suçları ve savaş suçlarını aklamak, İran milletinin haklarının ağır ihlallerini örtbas etmek ve dikkati bunlardan uzaklaştırmaktır.
Oysa gerçekler açıktır ve yeniden yorumlanmaya veya gerekçelendirilmeye ihtiyaç duymazlar. Buna rağmen, Sayın Başkan, şu hususları dile getirmek isterim:
Birinci Olarak:Sorumlu bir devlet olarak ve BM Şartı ile uluslararası hukuka bağlı olan İran İslam Cumhuriyeti, Fars Körfezi, Hürmüz Boğazı ve Umman Denizi'nde her zaman seyrüsefer özgürlüğüne ve deniz güvenliğine saygı göstermiştir. Onlarca yıldır Hürmüz Boğazı tüm gemilere açık olmuş, seyrüsefer özgürlüğü ve deniz güvenliği etkin bir şekilde korunmuştur.
Şu anda da Hürmüz Boğazı açıktır, ancak ABD ve İsrail rejiminin İran'a karşı yürüttüğü mevcut yasadışı ve acımasız savaş, bölgedeki deniz güvenliğini doğrudan etkileyen tehlikeli bir durum yaratmıştır. İran İslam Cumhuriyeti, doğal meşru müdafaa hakkı uyarınca, saldırganların ve destekçilerinin Hürmüz Boğazı'nı düşmanca amaçlar için kullanmasını önlemek adına gerekli ve orantılı tedbirleri almıştır. Kıyı devleti olarak İran, uluslararası hukuka uygun şekilde bu saldırgan eylemlerle bağlantılı olan gemilerin geçişini kısıtlamıştır. Dolayısıyla saldırganlarla bağlantılı olan gemiler zararsız geçiş hakkına sahip değildir ve geçerli yasal çerçevelere göre muamele göreceklerdir. Saldırganlığa dahil olmayan veya onu desteklemeyen düşmanca olmayan gemiler, ilgili İran makamlarıyla koordinasyon içinde güvenli geçişlerine devam edebilirler.
Bu hayati su yolundaki herhangi bir aksamanın veya gerilimin sorumluluğu, eylemleriyle bölgenin istikrarını zedeleyen ve seyrüsefer özgürlüğünü tehlikeye atan ABD ve İsrail'e aittir. Kalıcı bir istikrar, saldırganlığın sona ermesine ve İran'ın hak ve meşru çıkarlarına tam saygı gösterilmesine bağlıdır.
İkinci Olarak:İran her zaman anlaşmazlıkları siyasi ve diplomatik yollarla çözmeye çalışmış, ciddi anlaşmazlıkları olduğu taraflarla bile bunların bir çatışmaya dönüşmesini engellemek için çabalamıştır. Bu haksız ve gereksiz savaş, ABD ve İsrail rejimi tarafından İran'a dayatılmıştır. Haziran 2025'te İran yapıcı ve iyi niyetli müzakereler yürütürken, daha sonra bu tür kapasitelerin zaten yok edildiğine dair çelişkili iddialarla takip edilecek olan barışçıl nükleer programıyla ilgili asılsız iddialara dayanılarak saldırıya uğradı.
Mevcut saldırganlık da ABD ve İsrail rejimi tarafından, İran'ın ikinci kez aktif olarak müzakerelere dahil olduğu ve bir anlaşmanın yakın olduğu bir zamanda başlatıldı. Bir kez daha diplomasinin altı ABD tarafından oyuldu ve nihayetinde ona ihanet edildi. İran'ın nükleer programına ilişkin iddialar asılsızdır ve belgeden yoksundur. İsrail rejimi yirmi yılı aşkın bir süredir defalarca İran'ın nükleer silah geliştirmenin eşiğinde olduğunu iddia etmiştir, ancak bu iddiaları destekleyecek inandırıcı hiçbir kanıt sunulmamıştır. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'na (NPT) taraf bir devlet olarak İran İslam Cumhuriyeti her zaman nükleer silahları reddetmiş ve her türlü kitle imha silahının kullanımını kategorik olarak kınamıştır. İran ayrıca, barışçıl nükleer programına ilişkin beyan edilen duruşunu yansıtan, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) en sıkı doğrulama ve denetim rejimlerinden birini kabul etmiştir.
Buna rağmen dokuz ay içinde, NPT'nin emanetçilerinden biri olan ABD ve NPT'ye taraf bile olmayan İsrail rejimi tarafından İran'a karşı iki saldırganlık savaşı dayatılmıştır. Her iki durumda da İran'ın barışçıl nükleer tesisleri saldırıya uğramıştır. Güvenlik Konseyi, UAEA Yönetim Kurulu ve UAEA Genel Direktörü bu yasadışı eylemleri kınamak bir yana, tekrarlanmalarını engellemekten bile aciz kalmıştır. Bu eylemsizlik saldırganları daha da cesaretlendirmiştir.
ABD'li yetkililer şimdi açıkça nükleer tesislerin hedef alınmasından bahsediyor ve ABD Daimi Temsilcisi bile Buşehr nükleer santraline yönelik bir saldırının "masada olmadığını" ilan etti. Böylesine pervasız tehditler uluslararası eylemsizliğin doğrudan bir sonucudur ve BM ile UAEA'nın güvenilirliğine ciddi şekilde zarar vermiştir. Bu yasadışı savaşın başladığı 28 Şubat 2026'dan bu yana Natanz, Buşehr, Handab (Arak) ve Erdekan ve çevrelerinde mükerrer saldırılar olmak üzere İran'ın nükleer tesislerine çok sayıda saldırı gerçekleştirilmiştir. Aktif Buşehr nükleer santralinin yakınındaki tekrarlanan saldırılar özellikle endişe vericidir. Nükleer tesislere, özellikle de Buşehr nükleer santraline yapılacak herhangi bir saldırı, kaçınılmaz olarak onarılamaz insani ve çevresel sonuçlara yol açacaktır.
Bu yasadışı eylemler, 487 (1981) sayılı Güvenlik Konseyi Kararı ve ilgili UAEA kararları ile uluslararası insancıl hukukun temel ilkeleri dahil olmak üzere uluslararası hukukun açık bir ihlalidir. Ancak bu Konsey sağır edici sessizliğini korumaya devam ediyor ve bugün bazı üyeler suçlayıcı parmaklarını İran'a yöneltiyorlar.
Üçüncü Olarak: İran'a yönelik bu acımasız savaşın geçtiğimiz 39 günü boyunca, Amerikan-İsrailli saldırganlar tüm yasal, ahlaki ve insani sınırları aşmış, ciddi ihlaller ve savaş suçları işlemişlerdir. Başından beri okullar, hastaneler, havalimanları ve aralarında Minab ilkokulunun da bulunduğu spor tesisleri dahil olmak üzere sivil hedefleri kasten ve ayrım gözetmeksizin hedef almışlardır. ABD, uluslararası toplumun gözü önünde Minab'daki kız okulunda 168'den fazla masum öğrenciyi katletmiştir.
700'den fazla okul ve eğitim merkezinin yanı sıra üniversiteler, sağlık tesisleri, kültürel ve tarihi mekanlar saldırıya uğramış olup, bu durum İran halkına, kimliğine ve kalkınmasına yönelik bariz bir düşmanlığı yansıtmaktadır. Ayrıca ağır yaptırımlara rağmen onlarca yılda inşa edilen kilit endüstriyel ve üretim tesislerine de saldırdılar. Aynı zamanda, ABD'li yetkililer sivil halkın hayatta kalması için elzem olan altyapıları yok etmekle tehdit ettiler. ABD Başkanının sivil hayati altyapıların büyük çapta imha edilmesi çağrısı da dahil olmak üzere bu tür tehditler, savaş suçlarına ve potansiyel bir soykırıma tahriktir ve uluslararası hukuk kapsamında açıkça kınanmalıdır.
Dördüncü Olarak: Bu haksız ve acımasız savaşın 28 Şubat'ta başlamasından bu yana ABD, Fars Körfezi ülkelerindeki askeri üsleri ve tesisleri kullanmaktadır. Kanıtlar, İran'ın bu tür yasadışı eylemlerin planlandığına dair önceden uyarılarına rağmen, bu üslerdeki askeri hareketliliğin ve operasyonel hazırlıkların İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı yasadışı askeri saldırılar planlamak, hazırlamak, donatmak ve uygulamak için kullanıldığını göstermektedir.
İran, bu gelişmeleri destekleyici belgelerle birlikte Güvenlik Konseyi'ne ve Genel Sekreter'e resmi olarak bildirmiştir. Uluslararası hukuka göre devletlerin, topraklarının doğrudan veya dolaylı olarak başka devletlere zarar vermek amacıyla kullanılmasına izin vermeleri yasaktır.
Ayrıca, kendi topraklarında konuşlanmış yabancı silahlı kuvvetlerin diğer devletlere karşı saldırı eylemleri gerçekleştirmesini önlemek için gerekli tüm önlemleri almalıdırlar ve bu tür eylemleri kolaylaştırmamalı veya desteklememelidirler. Bu temel yükümlülüklerin ihlali durumunda uluslararası hukuki sorumluluk kendilerine ait olacaktır.
Beşinci Olarak: İran İslam Cumhuriyeti, BM Genel Sekreteri'nin bu acımasız savaşa derhal son verilmesi ve uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gösterdiği çabaları, bu kapsamda özel temsilcisinin atanmasını memnuniyetle karşılamaktadır. İran, Pakistan, Türkiye ve Mısır aracılığıyla yürütülenler ile Çin ve Rusya'nın diplomatik çabaları da dahil olmak üzere, tüm gerçek ve ciddi diplomatik girişimlerle yapıcı bir şekilde etkileşime girmeye ve bu yasadışı ve gereksiz savaşa kalıcı bir son verebilecek her türlü muteber girişimi tam olarak desteklemeye hazırdır. Bu doğrultuda Genel Sekreterin Özel Temsilcisi, istişarelerde bulunmak üzere şu anda Tahran'a doğru yola çıkmıştır.
İran İslam Cumhuriyeti, özellikle sahte bahanelerle çatışmaların yeniden başladığı Haziran ayındaki deneyim göz önüne alındığında, geçici bir ateşkesi kesin olarak reddetmektedir. Bu bağlamda bir ateşkes, yalnızca daha fazla silahlanmak ve daha fazla suç işlemeye hazırlanmak için hizmet edecektir. Herhangi bir uygulanabilir çözüm, saldırganlığın kesin ve geri dönülmez bir şekilde sona erdiğini garanti etmeli ve her türlü tekrara karşı muteber ve doğrulanabilir garantilere dayanan adil ve kalıcı bir barış tesis etmelidir.
ABD ve İsrail rejimi, İranlı sivillere, sivil mekanlara ve hayati altyapılara verilen zarar ve acıların tüm sorumluluğunu kabul etmeli ve tamamen hesap vermelidir. İran'da işlenen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar da dahil olmak üzere uluslararası insancıl hukukun ciddi ihlallerine yönelik bireysel cezai sorumluluk, uluslararası hukuka göre istisnasız olarak takip edilmelidir.
Güvenlik Konseyi pasif kalamaz; tek taraflı ve siyasi bir karar tasarısı sunmak yerine bu vahşi savaşı sona erdirmek için harekete geçmeli, Amerika ve İsrail'in saldırılarına derhal ve kayıtsız şartsız son verilmesini talep etmeli ve tüm ihlallerinin hesabını sormak için kesin adımlar atmalıdır.
Ve son olarak: ABD Başkanının, halkını korumak, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak, hayati ulusal çıkarlarını tam bir kararlılıkla savunmak için İran'a saldırmaya yönelik açık tehdidi ile ilgili olarak.
Bölgesel ve uluslararası düzeyde bundan sonraki tüm sonuçlardan ABD ve İsrail rejimi sorumlu olacaktır.
Harran Üniversitesi’nde Akademik Dönüşüm
13:52 - 3.SAYFA