M. Neşet Girasun*
Türkiye tarihinin son 30 yılı ve Kürt meselesinin şiddet sarmalına girdiği tüm zamanların en önemli siyasi cinayetine kurban edilen Tahir Elçi suikastının üzerinden 1 yıl 3 ay geçti.
İnsan hakları hukuku teorisyeni ve aktivisti olarak Tahir Elçi
Uluslararası bir literatürü ve demokratik, insani ilkeleri içerisinde barındıran bir disiplin olan İnsan Hakları Hukuku, ulusal ve uluslararası sivil bir mücadelenin ürünü olarak ve ödenen ağır bedeller sonucu doğdu. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye ve Kürdistan’da iktidar odakları tarafından insan hakları söylemi “lazım geldiğinde” dile getirilen bir disiplin olmuştur. Çoğunlukla iktidar odaklarının hoyratlığına karşı gelişen ve iktidarın kontrolsüz gücüne karşı bir balans mekanizması olarak hak savunucuları tarafından korunup geliştirilmiştir insan hakları mücadelesi. Bu bağlamda, Türkiye’de 1980 askeri darbesi sonrası ortaya çıkan otoriteryanizm ve anti-demokratik uygulamalar insan hakları mücadelesinin önemini artırmıştır.

Tam bu noktadan başlamak gerekirse; Sıkıyönetim Mahkemelerinin, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin, Özel Yetkili Mahkemelerin, gözaltı kayıplarının, işkence uygulama merkezleri olan nezaret ve cezaevlerinin, JİTEM’in ve daha nice hukuk tanımazlığın merkez üssü olan Kürt coğrafyasında insan hakları ilkelerine bir entelektüel olarak sahip olmanın fotoğrafı çekilse, en önde Tahir Elçi belirirdi gözlerimizde. Siyasi bir gömlek giymeden, objektif ve vicdani kriterlere göre doğru söylemenin, hakikate sahip çıkmanın, mağduriyete ve mazlumiyete karşı ‘Hayır’ diyebilmenin en yalın haliydi Tahir Elçi.
Tahir Elçi, ulusal ve uluslararası insan hakları kurumlarında kuruculuktan üyeliğe kadar geniş bir yelpazede daima üretici pozisyonunda durarak, hukuka ve insan haklarına bugün neredeyse her vicdanlı ve duyarlı yurttaşın taşıdığı asgari bilincin gelişmesine katkıda bulunacak kuramlar ortaya koyduğu gibi, Türkiye ve Kürt coğrafyasında avukatlık yaparak da başta Kuşkonar davası olmak üzere, Temizöz davası, Kulp Katliamı, Lice Katliamı, gözaltındaki kayıplara ve yerinden edilen kişilere ait davalar olmak üzere sayısız davada aktif olarak rol almış ve eşsiz bir aktivizm deneyimi ortaya koymuştur.
Ona dair yazılan onlarca yazıdan ve anlatılardan bağımsız bir Tahir Elçi metni hazırlamak imkansız ancak eğer onun kişisel nitelikleri sayılacaksa, yukarıda ifade edilenlere ek ve en önemli niteliği de hak ihlallerine ve yakın siyasi tarihe dair canlı bir bellek oluşuydu. Bu niteliği gereği, feraseti son derece yüksek ve önceden veya anında müdahale edici bir karakter olgunlaşıp onun kimliği haline dönmüştü.
Sivil, bağımsız ve etkili bir hedef olarak Tahir Elçi

Yakın siyasi tarihin Kürdistan’daki izdüşümü daima şiddet ve hukuk dışı yöntemlerle vücut bulmuştur. Cizre’de, Diyarbakır’da ve birçok Kürt kentinde insan onurunu hiçe sayan uygulamalara tanıklık etti Tahir Elçi. JİTEM uygulamalarına 1992 yılında Cizre’de henüz başladığı avukatlık mesleği ile tanık olan Elçi, bu tarihlerden itibaren hukukun “anlatılandan çok daha farklı bir biçimde işletildiğini” ve insan onurunu hiçe sayan bu uygulamalara karşı durulması gerektiğini kendisine referans alarak bağımsız ve ilkeli bir insan hakları mücadelesine başlamıştır. Diyarbakır’da devam eden yıllarda sürdürdüğü avukatlık mesleğinde de benzer hukuk dışı uygulamalara karşı tutum alan ve mücadele eden Tahir Elçi’nin en bilinen yönü de artık insan hakları ihlallerine karşı “amasız, şerhsiz” bir mücadele geliştirmesi oldu.
“Derin devletin” yüzü ile aynı zamanda bir “mağdur” olarak tanışan Elçi, bu yapının işlediği suçların gün yüzüne çıkarılması için mücadele etmiştir. Avukatlığının ilk yılında Uluslararası Af Örgütü’ne acil eylem çağrısı yaparak “Silopi’nin Görümlü köyünde 7 köylünün gözaltında kaybettirilmesi vakasının araştırılmasını isteyerek meseleyi uluslararası boyuta taşımıştır.(Cülaz vd./TR davası) 1994 yılında Şırnak’ın Kuşkonar ve Koçağılı köylerinin savaş uçakları tarafından bombalanması ile 38 kişinin ölümü ile sonuçlanan olayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıyarak yine hak mücadelesi sürdürmüştür. (Benzer vd./TR davası) 90’lı yıllarda Şırnak’ın Ormaniçi köyünün zorla boşaltılarak birçok insanın öldürülmesi olayını yine AİHM’e taşımış (Ahmet Özkan vd./TR davası) ve bu tip davaların neredeyse tamamında ihlal kararları verilmiş olup, Tahir Elçi’nin girişimleriyle AİHM’in önemli içtihatları oluşmuştur.

Uzunca yıllar hak ve hukuk mücadelesini bir avukat olarak sürdüren Tahir Elçi, Diyarbakır Barosu’nun üyesi ve yöneticisi olarak da devamla ve giderek artan bir azimle sürdümüş, nitekim Diyarbakır Barosu’na başkan seçildikten sonra da insan hakları ve hukuk mücadelesini daha da yükseltmiştir. Başkanı olduğu baronun Kürtler açısından önemi ve dünya kamuoyu tarafından saygın kabul edilen pozisyonun bilincinde olarak hukuk mücadelesini sürdüren Elçi, çalışma disiplini ve ilkeleri ile daime nitelikli ve sonuç odaklı işler yapmıştır. Uluslararası ve bilhassa AİHM yargı camiasında Avrupa’nın en saygın hukukçuları arasında kabul edilmiş ve son çeyrek yüzyılda da bu saygınlığına yaraşır nitelikte çalışmalar yapmıştır.
Türkiye’nin 90’lı yıllara nazaran görece kazandığı demokratik ve insani ortamın 2015 yılında sekteye uğraması ile Kürdistan’da yeniden başlayan silahlı ve şiddet hareketleri karşısında Tahir Elçi bağımsız ve vicdani sorumluluğun gereği olarak hak ihlallerinin durdurulması ve duyurulması için şiddet olaylarının taraflarına defalarca çağrıda bulunarak, sivil yerleşim alanlarından uzak durulmasını ve sivillerin can ve mal güvenliklerinin tehdit edilmesinin durdurulmasını istemiş, bu olaylara dair Nusaybin, Cizre, Silvan ve Sur gibi yerleşim yerlerinde oluşan insani ve mali zararları raporlaştırmış ve dünya kamuoyunda gündemleştirmiştir. Mısır liderinin akıbeti kadar, Dört Ayaklı Minare’nin bir ayağı da onun için bir kaygı nedeniydi. Nitekim tarihi ve sembol minarenin ayakları altında tarihin asla affedemeyeceği ve makul kabul görmeyeceği bir yöntem ve suikast sonucu aramızdan alındı.
Bu cinayet 1 yıl 3 aya yakın bir zamandır gerçekleştiği halde onun öldürülmesinin nedeni üzerinde durulmamakta ancak Tahir Elçi’nin yukarıda sayılan birkaç niteliği dahi suikastın bariz nedeni olarak ortada durmakta. Öyle ya; sivil, bağımsız ve etkili bir hukuk mücadelesi sürdüren Tahir Elçi hangi iktidar odağını rahatsız etmedi ki vicdana ve etik değerlere bağlı duruşuyla! Kim bilir, belki de kaç maske daha düşürecekti…
Suikaste dair…

Tahir Elçi, 28 Kasım 2015’te tarihi Dört Ayaklı Minare’nin olduğu Sur’da devam eden çatışmalar sebebiyle uğradığı tahribata dikkat çekmek ve barışçıl mesajlar vermek için yaptığı “tarihi” basın açıklamasından birkaç dakika sonra uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetti. Bu cinayetin üzerinden 1yıl 3 aya yakın bir zaman geçmesine rağmen olaya dair yürütülen soruşturma dosyasında henüz herhangi bir şüpheli/fail tespit edil(e)memiştir.
Öncelikle ve net bir şekilde ifade etmeliyiz ki, bu cinayetin bir suikast sonucu gerçekleştiği tartışmasızdır. Rasyonel verilen analizi üzerinden gidersek, bu cinayet bir kaza sonucu yaşanmadı… Olay yerindeki polis memurlarından birinin “hatası” dahi bu cinayete sebebiyet vermiş olsaydı, bunun için o polis memurunun yargılanması veya tespiti önünde herhangi bir engel olmayacaktı. Buna benzer bir mantıkla kurguyu oluşturup şayet faillerin polis değil de sokaktan koşarak Tahir Elçi’nin yanından geçen PKK’li militanlar da olsaydı, bugüne kadar en azından deliller ile bu durum ortaya konulacaktı. Bu iki denklem hem rasyonel, hem de ceza hukukunun yargılama ilke ve tecrübelerine dayanmaktadır.
Ayrıca ve açıkça izah etmek gerekirse; yaklaşık 30 polis olay anında silah kullanmış, onlarca kameranın kayıtta olduğu esnada tespit edilen 2 polis kamerası da o an kayıt yapmıştır. Tespit edilemeyen ve soruşturma dosyasına yansımayan başkaca görevli polis ve kayıtta olan güvenlik kameraları da bu duruma ek mahiyettedir. Yine ifade etmemiz gerekirse, olay anında ve olay yerinde bulunan polisler sadece Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nde görevli Güvenlik Şube Müdürlüğü’ne bağlı polisler değildir.
Olay anında ve yerinde ayrıca Emniyet İstihbarat birimine ve Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne bağlı polis memurları da orada bulunmuş ve aktif olarak silah kullanmışlardır.
Henüz naaşı yerdeyken ve herhangi bir çatışma cereyan etmeden, deliller sağlıklı bir şekilde toplanabilir ve usule uygun bir olay yeri incelemesi/keşif yapılabilirdi…
Başlatılan soruşturmada dahi olay yerinde olan ve salt kameraların açısına yakalanan polislerin alınan ifadeleri de matbu sorular üzerinden tespit edilmiş ve adeta maddi gerçekliğe ulaşılmamaya gayret gösterilmiştir.
Bir hukukçu ve özellikle ceza hukukçusu daima tümevarım tekniği ile maddi gerçekliğe ulaşmaya özen gösterir. Tespit edilemediği halde sorumluluğu bertaraf etme saikiyle baştan ve peşinen failin veya faillerin hiçbir olgu ortaya konulmaksızın ilanen ortaya konulması ceza hukukunun ve ceza siyasetinde yerleşik olamayan bir tekniktir. Ceza Muhakemesi ve hukuk tekniği açısından bakıldığında suikastin dar bir alana hapsedilerek sorumlularının cezasız bırakılmaya yönelik tipik ve alışıldık bir sahne tekrarlanmaktadır. Bu verilerin ve kamu otoritesinin tutumunun tehlikeliliği ve bu cinayetin aydınlanamamasının sebeplerini makul bir çerçeveye oturtamayacağımız gibi, bu veriler ve tutumla beraber cinayetin sağlıklı bir şekilde analizi de mümkün olmayacaktır.
Eldeki veri ve siyasi refleksler, Tahir Elçi suikastinin sıradan bir cinayet olmadığı ve suikastin aydınlatılmasının da olaylar ve olgular bağlamında soruşturma makamlarının yetki ve güçlerini aşacak nitelikte olduğuna dair ciddi bir kanaat oluşturmuştur. Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi belirli siyasi ve yeraltı odaklarının izini taşıyan bu tip soruşturma ve kovuşturmalarda maalesef hukuk objektif ve kendi disiplinel kurallarına göre değil, siyasal atmosferin rüzgarına göre işletilmektedir. Başta Diyarbakır Barosu ve üyeleri olmak üzere ondan ilham alanlar, mücadelesinin mirasçıları bu soruşturmanın ve olayın takipçileri olacaktır. Bu, tarihi ve vicdanı bir sorumluluk olduğu kadar Tahir Elçi’ye olan borçlarının da bir gereğidir.
*Elçi Ailesinin avukatı ve Diyarbakır Barosu Yönetim Kurulu Üyesi
BAS GAZETESİ

