Bazı mezarlar vardır; yalnızca bir insanın değil, bir şehrin vicdanını taşır. Harran Kapı Mezarlığı’ndaki Mehmet Akif İnan’ın kabri de onlardan biridir. Ancak yıllardır değişmeyen bir manzara var o mezarın başında: Az sayıda insan, sınırlı bir katılım ve derin bir sessizlik.
Bu sessizlik yalnızca bir anma töreninin zayıflığı değildir. Bu sessizlik, Şanlıurfa’nın kendi değerleriyle kurduğu sorunlu ilişkinin açık bir göstergesidir.
“Kudüs Şairi” olarak anılan, şiiriyle bir davayı omuzlayan, fikriyle bir nesle yön veren, sendikal mücadeleyi masa başı teorilerden çıkarıp sahaya taşıyan Mehmet Akif İnan; modern Türkiye’de düşünce, edebiyat ve emek mücadelesini aynı potada eritebilmiş ender isimlerden biridir. Türkiye’nin birçok şehrinde adına paneller düzenlenirken, eserleri üzerine akademik çalışmalar yapılırken; doğduğu şehirde vefat yıl dönümünün bu kadar sönük geçmesi tesadüf değildir.
Çünkü ortada gerçek anlamda bir anma yoktur. Bu tablo bir yılın, beş yılın değil; tam 26 yılın tablosudur. Aynı duyarlı birkaç isim, aynı dar çevre, aynı eksik protokol… Her yıl tekrar eden bir ilgisizlik, her yıl biraz daha derinleşen bir vefasızlık.
Artık bu durumu “yoğunluk”, “program çakışması” ya da “unutkanlık” gibi mazeretlerle açıklamak mümkün değildir. Bu, açık ve net bir tercihtir. Ve bu tercihin adı vefasızlıktır.
Mehmet Akif İnan, Şanlıurfa’nın sıradan bir kültürel figürü değildi. O, bu toprakların fikrî hafızasıydı. Kudüs’ü yazarken aslında insanlığın onurunu savundu. Emek mücadelesi verirken yalnızca bir sendika kurmadı; emeğe bir duruş kazandırdı. Bugün Türkiye’nin dört bir yanında adı saygıyla anılırken, Şanlıurfa’da adının bu kadar cılız anılması düşündürücüdür.
Sorulması gereken soru açıktır:
Şanlıurfa, Mehmet Akif İnan gibi bir değere gerçekten sahip çıkmak istiyor mu, istemiyor mu?
Çünkü aynı şehir; açılışlarda, protokol yemeklerinde, kurdele kesimlerinde oldukça kalabalık olabiliyor. Demek ki mesele zaman değil, yoğunluk değil. Mesele tamamen öncelik meselesidir.
Valisinden milletvekillerine, belediye başkanlarından siyasi parti temsilcilerine kadar bu şehrin temsil makamlarında bulunan onlarca isimden hiçbiri mi bu anlamlı günde ya bizzat ya da sembolik olarak görünmez? Bir mesaj, bir temsil bile mi fazla görülür?
Bu sorunun cevabı rahatsız edicidir ama nettir..
Anma programları birer formalite değildir. Onlar şehirlerin kimliğini ele verir. Kime vefa gösterdiğinizi, kimi unuttuğunuzu açıkça ortaya koyar. Bugün Şanlıurfa’nın verdiği görüntü, kendi değerlerini sahiplenmekte zorlanan bir şehir görüntüsüdür.
Mehmet Akif İnan, yaşarken kalabalıkların arkasına sığınan bir isim olmadı. Doğru bildiği yerde durdu, bedel ödemekten kaçınmadı. Belki de bu yüzden bugün kalabalıkların uzağında anılıyor. Ama bu durum onu küçültmez. Asıl küçülen, onu görmezden gelen anlayıştır. Çünkü vefa, güçlü olanın lütfu değil; bugünün geçmişe borcudur.
Bu ilgisizlik yalnızca Mehmet Akif İnan’a yapılmış bir haksızlık değildir. Aynı zamanda bu şehrin gençlerine verilen kötü bir derstir. Gençler, kimlerin omuzlarında yükseldiklerini bu duruşlarla öğrenirler. Sessizlik ise en kötü öğretmendir.
Şanlıurfa, tarih boyunca “Peygamberler Şehri” olarak anılmıştır. Ancak bu unvan, sadece geçmişle övünmekle taşınmaz. Fikre, söze ve bu topraklardan çıkmış değerlere sahip çıkmakla taşınır.
Unutulmamalıdır ki; geçmişine sahip çıkmayan şehirler, geleceğe sağlam adımlarla yürüyemez. Mehmet Akif İnan’a gösterilen bu ilgisizlik, basit bir anma eksikliği değil; Şanlıurfa’nın toplumsal hafızasında açılmış derin bir yaradır.
Bu yazı bir sitem değildir.
Bu yazı bir hatırlatmadır.
Çünkü bir şehir, kendi değerlerini ne kadar yüksek sesle andığıyla değil; kimi, ne ölçüde ve hangi düzeyde sahiplendiğiyle hatırlanır.

