Başka bir yazıya hazırlık yaparken bu yazıyı kaleme alma fikri aklıma geldi. Düşüncelerimin önceliğine uyarak bu metni yazmaya karar verdim.
Yıllardır ağırlıklı olarak felsefe, teoloji, edebiyat ve mitoloji alanlarında kitaplar okuyorum. Ayrıca teolojik ve mitolojik bir kültür ortamında büyüdüğümü de söyleyebilirim. Bugüne kadar Sümer, Mezopotamya, Pers, Mısır, Yunan, Türk ve Kürt mitolojilerine dair yaklaşık otuz kitap okudum. Rahatlıkla söyleyebilirim ki insan yaşamını en çok etkileyen alanlardan biri teoloji ve mitolojidir. Zaten bu iki alan iç içedir. Hangisinin daha baskın olduğu sorulacak olursa, mitolojinin daha etkili olduğunu düşünüyorum. Çünkü teoloji, mitolojinin içindedir; başka bir ifadeyle onun bir alt kümesidir.
Her milletin bir çıkış ya da varoluş efsanesi vardır. Bu yazıda Kürtlerin çıkış efsanesi üzerinden, onlar hakkında binlerce yıldır sürdürülen derin psikolojik savaş üzerine düşüncelerimi paylaşacağım.
Şeddad (sert, gaddar, katı, acımasız, zalim) Dahhak’la ilgili efsaneyi hemen hemen her Kürt bilir ya da en azından duymuştur. Efsaneye göre:
“Dahhak, Bişdadiler’in, büyük hükümdar Cemşid’den sonra İran ve Turan tahtına oturup ülkelere tasallut eden beşinci hükümdarıydı.”
Bu zalim hükümdar hastalanır ve omuzlarında yılana benzer kemikler çıkar. Dahhak’ın hastalığını bugünkü terimlerle ifade edecek olursak, bu bir tür kanserdir. Hekimler hastalığa çare bulamaz. Bunun üzerine, zalimin yoldaşı olan şeytan hekim kılığına girerek Dahhak’ın tedavisini üstlenir. Tedavi için her gün iki gencin taze beyninin yaraya sürülmesini ister ve “Bu derdin çaresi budur” der.
İlk “tedavi”nin tesadüfen olumlu sonuç vermesi üzerine Dahhak ve saray erkânı bu zalim uygulamaya karşı çıkmaz. Halk ise bu durumu kin ve nefretle karşılar. Zamanla tedaviyi uygulayan görevli de bu vahşetten rahatsız olur ve öldürülen gençlerin sayısını ikiden bire düşürür. Diğer gencin beyninin yerine kuzu beyni koyar; öldürülmeyen genci de gizlice serbest bırakır.
Bu insancıl davranış —yani her gün bir kişinin serbest bırakılması— meskûn olmayan arazilerde, farklı lehçeler konuşan ve çeşitli topluluklardan gelen insanların büyük bir topluluk hâlinde birikmesine yol açar. Bu insanlar evlenir, çoğalır; çocukları ve torunları zamanla geniş bir coğrafyayı doldurur ve bu topluluğa “Kürt” adı verilir.
Kürtlerin çıkışına ve “Kürt” adının verilişine dair efsane budur. Bunun dışında başka anlatılar da vardır:
Kimilerine göre Kürtlere “Kürt” denmesinin nedeni, savaşçı ve cesur olmalarıdır.
Bazı düşünürler, “Kürtler, Allah’ın üzerlerinden perdeyi kaldırdığı bir cin topluluğudur” demiştir.
Bazı tarihçiler ise “cinlerin Havva’nın kızlarıyla evlendiğini, Kürtlerin de bu birliktelikten doğduğunu” ileri sürmüştür.
Dikkat edilirse Bitlis Kürt hükümdarı Şeref Han, Şerefname adlı eserinde özellikle “bazı düşünürler” ve “bazı tarihçiler” ifadelerini kullanır. İşte Kürtlere yönelik olumsuzluk ve düşmanlık, bu değersiz tarihçi ve sözde düşünürlerle başlar. Bunlar, kadim bir halkın varlığını; Allah’ı, peygamberi, yani insanların inançlarını ve kutsallarını işin içine katarak şeytanlaştırırlar. Böylece gerçek anlamda tarihçi ya da düşünür olmaktan çıkar, dönemin yöneticilerinin psikolojik savaş unsuru hâline gelirler.
Gelelim psikolojik savaşın ve yalanın en büyüğüne.
Dünden bugüne Müslümanlık adına bu kötülükleri yapan yöneticiler, yazarlar ve tarihçiler şunu bilmelidir: Arap kavminden sonra Müslümanlığı kabul eden ya da zorla kabul ettirilen ilk kavim Kürtlerdir. Hiçbir toplum, durup dururken kendi dilini, kültürünü, geleneklerini, töresini ve özellikle inancını kolay kolay terk etmez. Tüm İbrahimî dinlerde zorlama vardır; bu durum Hristiyanlık ve Müslümanlıkta daha da belirgindir. Gaza ve cihat anlayışı bunun açık kanıtıdır.
Kürtlerden yaklaşık beş yüz yıl sonra Müslüman olan toplulukların yöneticileri ve “aydınları”, Kürtleri şeytanlaştırarak inanç açısından büyük, hatta çok büyük bir günah işlemişlerdir. Bu günah bugün de devam etmektedir. Oysa Kürtler; onurlu, kendi topraklarında yaşayan, inancına, geleneklerine ve özellikle kadınlarına değer veren mazlum bir millettir.
Ayrıca Kürtlerin kendi aralarında birlik olmaması için, dünden bugüne Kürt coğrafyasına komşu yöneticiler ve onların besleme kalemşorları tarafından büyük bir yalana dayalı, başarılı bir psikolojik savaş yürütülmüştür:
“Kürtler birbirlerinin sözüne uymazlar; aralarında ittifak ve iş birliği yoktur.”

Osmanlı Sultanı III. Murad bu duruma işaret ederek Kürtlerin niteliği hakkında şöyle der:

“Her biri dağ doruklarında ve vadi derinliklerinde tek başına ve özgür yaşamayı tercih eder. Keyfince ve münferit yaşama bayrağı kaldırır. Allah’ın birliğini ifade eden Müslümanlıktaki kelime-i şehadetten başka, onları birbirine bağlayan bir bağ yoktur.”

Bu tespitin Kürtler üzerindeki etkisinin çok büyük olduğuna inanıyorum. Âdeta “tam on ikiden vurma” bir durumdur. Yıllarca Kürtler —bir yönüyle özgürlük duygularını okşadığı için— bu söylemin etkisinde kalmış; bu durum Kürtlerin birliğine adeta atom bombası etkisi yapmıştır. Dikkat edilirse bu tespit hem siyasal hem de dinsel içeriklidir.
Devam edelim:
“Peygamberlerin övüncü ve yaratılmışların Efendisi’ne bir heyet gönderildi. Bu heyetin başında Kürt ileri gelenlerinden Buğduz adlı biri vardı. Kendisi çirkin görünüşlü, kaba, katı kalpli, ele avuca sığmaz bir kişiydi.”
Bu anlatıda Kürtler ve liderleri çirkin, kaba, iri yapılı ve katı kalpli olarak tasvir edilir; hatta Peygamber’in onlardan nefret ettiği ileri sürülür. Oysa Peygamber, yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevmez mi? Sever. Buna rağmen, Kürtlerin birleşmemesi için Peygamber’in ağzından şu beddua uydurulur:
“Yüce Allah bu topluluğu kendi arasında ittifaka ve birleşmeye muvaffak etmesin; yoksa birleştikleri takdirde, onların elleriyle dünya yok olur.”
Psikolojik savaşın ölçü ve sınır tanımadığına bundan daha açık bir örnek olabilir mi?
Şeref Han, bu anlatıları aktardıktan sonra kitabına dipnot olarak şu notu düşer:
“Bu söylenenlerin tamamı söylentiden ibarettir.”
Demek ki Kürtlerin bir araya gelmemesi için mesele, İslam’ın ilk dönemlerine kadar götürülmek istenmiştir. 16. yüzyılda bu tür söylentiler yazıya geçiriliyor ve yazar tarafından özellikle “söylenti” olarak not ediliyorsa, bu söylentileri halk arasında yayan bir gücün varlığı açıktır. Bu da dönemin egemenlerinin yürüttüğü bir psikolojik savaş değil midir?
Bugün de bu psikolojik savaşın etkileri, haksız ve acımasız biçimde farklı şekillerde sürmektedir. Yakın zamanda Bursaspor–Somaspor maçında Sayın Leyla Zana’ya yönelik yapılan ırkçı, küfürlü ve aşağılayıcı tezahüratlar, bu psikolojik savaşın başka bir boyuttaki yansıması değil midir? Sayın Zana’nın şahsında Kürt kadınlarına ve Kürt halkına yapılan bu çirkin saldırıyı şiddetle kınıyorum.
Görüldüğü gibi, dün de bugün de Kürtlerin haklarına kavuşmaması ve birlik olmaması için egemenler ve piyonları her yolu denemektedir.
Peki, çare nedir?
Çare, Kürtlerin kendisindedir.
Çare, Kürtlerin kendileriyle yüzleşmesidir: tarihleriyle, siyasetçileriyle, liderleriyle ve inançlarıyla.
Kürtler kendileri olmalıdır. Merkeze kendilerini, kendi çıkarlarını, sonra bölge halklarını ve büyük insanlık davasını koymalılar. Kadim bir millet olduklarının farkına varmalılar. Yeryüzünde yaklaşık elli milyon nüfusa sahip olup tek bir millet olarak statüsü ve devleti olmayan bir halk olduklarının bilincine varmalılar.
Her millet için mümkün olan, Kürt milleti için neden mümkün olmasın?
Kürt aydınları, siyasetçileri ve ileri gelenleri; kimden gelirse gelsin eleştirileri, fikirleri, propagandaları ve gerçekçi olmayan ütopyaları hayatın gerçekleriyle karşılaştırmalıdır. Birlik olmalı, tüm Kürtleri kapsayan Ulusal Birliğin yolunu açmalı; tüm Kürtleri temsil eden bir danışma, istişare ve dayanışma konseyi oluşturmalılar. Yakın, orta ve uzun vadeli ortak kararlar almalı; kendi gelecekleri için net bir strateji belirlemeliler.
Not: Bu yazı, Bitlis Beyi Şeref Han’ın Şerefname adlı eserinden yararlanılarak yazılmıştır. Alıntıların tamamı Şerefname’den alınmıştır.