İstedim ki canımızı sıkan, günümüzün boğucu gündeminden biraz uzaklaşalım; insanı insan yapan o kadim soruların eşiğinde biz de biraz mola verelim, bir nefes alıp düşünelim. İşte size yüzyıllardır, hatta binlerce yıldır sorulan ve her dönemde yeniden anlam kazanan üç soru:
Birincisi: Özgürlük mü, aşk mı?
Viktor Hugo özgürlüğü seçer. Ben de ustanın seçtiğini seçiyorum.
Neden mi?
Çünkü aşk, özgürlükle nefes alır. Özgürlüğün olmadığı yerde aşk yalnızca bir yanılsamadır. Onuru elinden alınmış, iradesi zincire vurulmuş, varlığı inkâr edilmiş bir insanın aşkı; ayaklar altına alınmış bir duygudan öteye geçemez. Oysa özgür bir insanın aşkı, göğe kanat çırpan bir kuş gibidir: yüksektir, sahicidir, onurludur.
Özgürlük, insanı yalnızca serbest bırakmaz; onu her alanda var eder. İnsanı insan kılan zemindir. Hugo’nun şu sözleri bu hakikatin özlü bir ifadesidir:
“Bana yaşamı iki şey sevdirir: aşk ve özgürlük. Aşk için yaşamımı veririm; ama özgürlük için aşkımdan vazgeçerim.”
Bu düşünce aşkı küçültmez; aksine özgürlüğü yüceltir. Çünkü insan ancak özgür olduğunda sevebilir. Özgürlük yoksa aşk bir teslimiyet değil, bir esarettir. Şunu demek istiyorum: Aşkı için canını verebilen insan, konu özgürlük olunca aşkından vazgeçebiliyor. Çünkü özgürlük, insanı insan olarak var eden temel şeydir. Onun yerini hiçbir şey dolduramaz.
Kıssadan hisse: Özgürlüğümüze sahip çıkalım, insanların özgürlüğüne de saygılı olalım. Sevgililer ve eşler, karşılıklı olarak birbirlerinin özgürlüğüne saygı duymalıdır, derim.
İkincisi: Akıl mı, para mı?
Günümüz insanının bu soruya cevabı hazırdır: Para.
Paranın putlaştırıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Onun çalmadığı kapı, girmediği yer yok. Kapıları açanın, sorunları çözenin, insanı güçlü kılanın para olduğuna inanılıyor. Oysa bu büyük bir yanılsamadır. Her şey para değildir!
Para, aklın ürünüdür; onun yerine geçemez. Bugün iletişim alanında dünyanın en büyük zenginleri aynı zamanda en akıllı insanlardır. Akıl olmadan para kör bir güçtür. Düşünmeyen, sorgulamayan, üretmeyen bir insanın kalıcı bir zenginlik yaratması mümkün değildir. Ama böyleleri de vardır: miras, akıllı danışmanlar ya da gayri ahlaki çıkar çevreleri sayesinde zengin olmuşlardır. Onları, insanlıktan ve kendimizden ayırarak “asalaklar” diye nitelendiririz.
Asıl soru şudur:
Bir insan parasız ama akıllı olabilir mi? Evet.
Peki akılsız ama gerçekten zengin olabilir mi? Hayır.
Bu yüzden ben; paragöz, cahil, anlayışı ve kavrayışı kıt bir zenginle değil, düşünen, sorgulayan, derinliği olan, kültürlü, alçakgönüllü, mütevazı bir insanla yan yana olmayı tercih ederim. Para kazanmayı tek amaç edinen, onu başının üstünde tutanlarla değil, onu yaşamda sıradan bir araç, ihtiyaç olarak gören insanlarla arkadaşlık etmeyi seçerim. Sohbet ve dostluk akılla anlam kazanır; bana göre arkadaşlık yalnızca parayla olmaz, kültüre, sevgiye, karşılıklı anlayışa dayanan insani ilişkilerle olur.
Elbette hem akıllı hem zengin hem de kültürlü insanlar vardır. Ne var ki bizim toplumumuzda bunların sayısı azdır. Çünkü bizde Batı’daki anlamıyla ne burjuvazi ne de düşünce burjuvazisi oluşmuştur; olanlar da çoğu zaman siyasal ve dinsel ideolojilerin yazı-çizi askeridir.
Kıssadan hisse: Aklımız en değerli hazinemizdir. Onun kıymetini bilelim; hep akıldan, bilimden, evrensel değerlerden ve demokrasiden yana olalım, derim.
Üçüncüsü: İyilik mi, kötülük mü?
Bu soru, insanla ve insanlıkla yaşıttır.
İnsan var olduğundan beri iyilikle kötülük arasında salınır. Belki de hayat dediğimiz şey, bu iki güç arasındaki bitmeyen gerilim, mücadeledir. Düşüncede, sözde ve davranışta iyi ve kötü olan bu ikiz güç hep bizimledir. Atmak istesek atamayız, satmak istesek satamayız; çünkü içimizdedir: beynimizde, dolayısıyla vicdanımızda.
İnsan ve insanlık bununla var olagelmiştir. Çünkü insan, aklıyla insan olmuştur. İyiyle güzel şeyler yaşamış, mutlu olmuş; kötüyle mutsuz olmuş, acı deneyimler edinmiştir. Bu durum mitolojilere, destanlara, dinlere, düşünürlere ve filozoflara konu olmuştur. Hep iyiye, güzele, doğruya ve barışa ulaşmaya çalıştık; ama kötü düşünceler peşimizi hiç bırakmadı. Bizi kine, nefrete, kıskançlığa ve savaşa sürükledi. Kim bilir, belki de iyi ve iyiliğin muzaffer tanrısı ve onun peygamberi Ahura Mazda-Zerdüşt haklıdır?
Her insanın zihninde hem ışık (iyilik) vardır hem gölge (kötülük). Hangisinin büyüyeceğini ise büyük ölçüde aile, çevre ve eğitim belirler. İçimizdeki iyilik beslenirse kötülük geri çekilir; aksi durumda kötülük hüküm sürer.
Elbette iyi ve kötü kavramları görecelidir; kişiye, topluma ve zamana göre değişir. Ancak ben ölçüyü, bilgelerin ve filozofların fikirlerini akıl süzgecinden geçirerek alırım. İnanç merkezli bir ölçü de mümkündür; fakat bana göre sağlıklı değildir. Çünkü inanç, ayrım yapar; ayrımı da iyi ve kötüye göre değil, inananlar ve inanmayanlara göre yapar. Çoğu zaman aklı askıya alır ya da görmezden gelir. Ayrıca insanlık tarihi bize şunu da göstermiştir: İnançlar, insanın bazı manevi ihtiyaçlarını karşılamış olsalar da, çoğunlukla egemenlerin elinde bir tahakküm ve sömürü aracına dönüşmüştür.
Kıssadan hisse: Her ne olursa olsun iyiden, doğrudan ve barıştan yana olalım; soylu ve erdemli insanlarla yarenlik yapalım, derim.