Taziye, bu topraklarda yalnızca bir başsağlığı ziyareti değildir. Taziye; acıyı paylaşmanın, yükü hafifletmenin, yalnız bırakmamanın adıdır. İnancımızda da kültürümüzde de taziye, ölü sahiplerinin acısını artırmak için değil, aksine onların yükünü azaltmak için vardır.
İslam’da taziyenin üç gün içinde yapılması müstehaptır. Bunun hikmeti açıktır: Acı tazelenmesin, yas uzamasın, ölü yakınları hayata daha çabuk tutunabilsin. Üç günden sonra taziyenin mekruh görülmesi de tam olarak bu hassasiyetten kaynaklanır. Taziyeye giden kişi, “sabır” diler, “dua” eder, ölenin ardından hayırla yâd eder. Esas olan budur.
Ancak taziye sadece fıkhî bir mesele değil, aynı zamanda güçlü bir toplumsal dayanışma geleneğidir. Özellikle Şanlıurfa ve çevresinde bu kültür, aşiret ve akrabalık bağıyla yoğrulmuştur. Bugün birçok mahallede, köyde ve ilçede ortak mülk olarak kullanılan taziye evleri vardır. Bu evler, bir ailenin değil, bir topluluğun sorumluluğudur.
Bizim taziyelerimizde yapılan çay, kahve,öğle–akşam yemeği ikramı; bir gösteriş unsuru değil, acı günde geleni aç bırakmama hassasiyetidir. Bu ikramın organizasyonu ise tek başına taziye sahibine yüklenmez. Tam tersine; vefat edenin tüm akrabaları, yakınları bu sorumluluğu paylaşır. Masraf bölüşülür, yük hafifler, kimse ezilmez.
Asıl mesele tam da burada başlıyor.
Eğer taziye yemeği, sadece taziye sahibinin sırtına yüklenirse; bu gelenek yaşatılmaz, aksine bir zulme dönüşür. Bugün asgari ücretle geçinen, borçla ayakta duran bir ailenin, bir de taziye masrafı altında ezilmesi ne dinen ne vicdanen kabul edilebilir. İşte bu yüzden “taziye yemeği kaldırılsın” diyenlere hak vermek mümkündür — ama sadece yük tek kişiye bindiriliyorsa.
Oysa bölgenin gerçek kültürü bu değildir.
Bu coğrafyada esas olan; kabilelerin, aşiretlerin, geniş ailelerin bir araya gelerek “Bu bizim acımız” demesidir. Yemek yapılacaksa birlikte yapılır, masraf çıkacaksa birlikte ödenir. Kişi başı ne düşüyorsa hesaplanır, kimseye yük olunmaz. İşte taziye kültürünün özü budur.
Bugün bazı taziye evlerinin kapısına aşiret ya da kabile ismini yazmakla yetiniliyor. Oysa tabelaya isim asmak, kültürü yaşatmak değildir. Asıl olan; o tabelanın hakkını vermektir. Vefat eden akrabanın yanında durmaktır. Maddi-manevi sorumluluğa ortak olmaktır.
Şunu da iyi anlamak gerekir: Günümüzde aşiretler büyüdü, kabileler genişledi. Taziyelere şehir dışından, hatta il dışından insanlar geliyor. Öğle vaktinde gelen biri yemek yemeden nereye gidecek? Akşam vakti taziyede oturan akrabalar, “Hadi kalkalım, yemeğe gidelim” mi diyecek? Bu, taziyenin ruhuna da, pratik gerçekliğe de uymaz.
Bu nedenle çözüm nettir: Taziye sahibine yük olmadan, akrabaların dayanışmasıyla bu kültür yaşatılmalıdır.
Taziye, bir kişinin değil; bir topluluğun imtihanıdır. Bugün başkasının cenazesinde omuz verdiğin yük, yarın senin kapını çaldığında hafifleyecektir. Çünkü bu hayatta her evden bir cenaze çıkacak, her evin bir gün taziyesi olacaktır.
Taziye kültürünü ya doğru anlayıp yaşatacağız ya da yanlış uygulamalarla kendi elimizle yok edeceğiz. Yük olan değil, yük alan değil; yükü paylaşan bir taziye anlayışıyla…
İşte bizim kültürümüz budur.