SIRADAN İNSANLAR VE KAHRAMANLAR
Abdurrahman Üzülmez

SIRADAN İNSANLAR VE KAHRAMANLAR

Bu içerik 810 kez okundu.

Başlıkta ‘kahramanlar’ sözcüğünü değil, ‘sıradan insanlar’ tabirini daha önce yazdım. Bu bilinçli bir tercih. Yazıyı sonuna kadar okuyanlar bu tercihin nedenini anlayacaktır. Daha doğrusu bunu anlarsanız bu yazıda anlatmak istediğim fikri iyi işle(yebil)mişim demektir.

Dizi film endüstrisinin altın çağında yaşıyoruz. Bu hem Türkiye hem de dünya ölçeğinde böyle. Haliyle çok farklı türlerde filimler/dizi filimler izleyebiliyoruz. Bunlar içerisinde ‘tarih dizileri’ de var tabiatıyla. ‘Muhteşem Süleyman’ dizisi son çeyrek yüzyılda Türkiye’de tarih dizilerinden biriydi. Bu dizi aynı zamanda yeni tarih dizlerinin çekilmesine de vesile oldu. ‘Diriliş Ertuğrul’, ‘Kuruluş Osman’ ve II. Abdülhamid’i konu alan ‘Payitaht Abdülhamid’ bunlardan bazıları. (Ki bu son dizi R.T. Erdoğan’a göndermelerle bezeli) Aslında bu dizilerin takipçilerinden değilim. Ama bu dizilere ben de maruz kaldım. Ama bu kadarı bile bazı şeyleri öğrenmek için yetti. Bu dizilerde tarihin kahramanların eseri olduğu fikri işleniyor. (Adı geçen dizilerin hepsinde de bir tarihî kahramanın isminin yer alması bir tesadüf değil yani) Bir başka tabirle tarihin bir yönü olduğunu ve bunu belirleyeninin kahramanlar olduğu fikri bu filmlerde bir ön-kabul. Bu ön-kabul, tek taraflı değil üstelik. İzleyiciler de aynı mantık çerçevesinde düşünüyorlar. Yoksa bu dizilerin bu kadar ilgi görmesi mümkün olmazdı.

Tarihi kim yapar? Kahramanlar mı, sıradan insanlar mı? Soruyu bu şekilde sorduğunuzda tarihin bir ‘özne’si olduğunu ve tarihin yönünü bu öznenin belirlediğini kabul ediyorsunuz demektir. Bir başka tabirle tarihin yönünü sosyal, ekonomik, ekolojik vb. gelişmeler (veya onların toplamının bir kombinezonu) değil, tek tek özneler belirler. ‘Tarih’ diyoruz diye yanlış anlaşılmasın, kastettiğimiz bizzat ‘hayat’ın kendisidir. ‘Tarih’ sonuçta geçmişte kalmış hayatın kendisidir. Geçmişte hayatın ritmini belirleyenlerin kahramanlar olduğunu düşünüyorsanız, bunun bugün de geçerli olduğunu düşünüyorsunuz demektir. Başka bir tabirle yarının nasıl olacağını bugünün özneleri (mesela Biden, Erdoğan, Putin, Macron, Sunak, Mondi, Jinping, Kişida) belirleyecektir. Sözkonusu öznelerin çok önemsiz olduğunu söylemiyoruz. Ancak bu düşünce diğer belirleyicileri tamamen yok sayıyor.

Aslında bu düşünce yeni değildir. Kadim çağlardan beri kahramanların zamanın efendileri olduğu fikri vardır. Firavunlar, şehinşahlar, imparatorlar sadece devlet başkanları değillerdir. Tanrı(lar) ya da Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileridirler. Tabi onların mahalli temsilcileri de (site yöneticisi, aşiret reisleri, komutanlar, ailede baba vb.) vardır. Bazıları bugün de varlığını sürdüren kadim dinlerde de aynı anlayış hâkimdir. ‘Peygamberler’ tam olarak bu tür karizmatik liderlerdir. Meşruiyetlerini Tanrı ile irtibat kurma kabiliyetlerinden alırlar. Osmanlı padişahları da kadim imparatorlar gibi “Tanrının temsilcileri”dir. Topkapı Sarayı’nın dış kapısında (Bâb-ı Hümâyun’da) kemerlerin sağ tarafında celî sülüsle yazıldığı gibi. “Es-sultanü zıllullahi fi’l-arz” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi Sultan)

Kısacası tarihin kahramanlar tarafından yapıldığı fikri kadim bir anlayışı yansıtır. Bu fikri felsefî bir dille anlatan ve teorik bir zemine oturtan ise İskoç Tarih felsefecisi Thomas Carlyle’dır. (1795-1881) Amacımız Carlyle’ın teorisini değil, sıradan insanlar arasında yaygın olan bu anlayışın kendisini tartışmak. Keza bu fikri savunan sıradan insanların böyle bir zihniyete sahip olmalarının felsefi sonuçları ve bunun günlük hayata etkileri üzerine düşünmek.

Her şeyden önce şunu söyleyelim tarihin/hayatın ritmini belirleyenlerin ‘kahramanlar’ olduğunu kabul etmek demek, diğer insanların iradesinin olmadığı ya da bu iradenin çok sınırlı olması, dolaysıyla önemsiz olduğu anlamına gelir. Öyle ya, her şeyi kontrol eden bir ‘özne’ varsa sıradan insanların ne iradesi olabilir ki? Bu da insan ‘söz ve eylemlerinden dolayı sorumlu tutulamaz’ demektir. Ne var ki bu durum toplumsal hayatta kabul edilebilir değildir. Bu sebeple insanın sorumluluğunu vurgulamak için “cüz’î irade” diye bir kavram üretilmiştir. Buna göre “Tanrı” mutlak varlık olarak her şeyi (kaderi) önceden bilir. Ancak bu durumda dahi birey seçme ve karar verme iradesine sahiptir. Cüz’î irade bir birey olarak insanın sorumlu olması için yeterlidir. Ne var ki mantık olarak bu izah yetersizdir. Çünkü mutlak iradenin olduğu yerde cüz’î iradenin anlamı yoktur.

Tarihin/hayatın yönünü belirleyen kahramanlar değilse kim(ler)dir ya da nelerdir?

“Kimdir?” sorusuna cevap olarak “sıradan insanlar”dır cevabını verebiliriz. Şöyle düşününüz. Tekerleği bulan insan, yelkenli gemiyi yapan(lar), buhar makinesini bulan kişi (James Watt) mi, yoksa şehirleri veya devletleri yöneten kişilerden biri mi tarihin yönünün (hayatın ritminin) belirlenmesinde daha etkili oldu? Sıradan çiftçiler, marangozlar, kumaş üreticileri, debbağlar vb. zanaatkârlar ya da tüccarlar mı tarihsel gelişimde daha az etkili olmadılar. İnsanlığın bugüne gelişinde bugün isimlerini bilmediğimiz bu insanların muazzam etkili olduğunu anlamak için tersinden düşününüz. Mobilyanın, kumaşın, ticaretin, bugün hayatımızda vazgeçilmez olan bazı küçük aletlerin olmadığını mesela. Demek ki büyük fatihler, askerler ya da devlet başkanları değil, çoğu kez isimlerini bilmesek de küçük insanların çabaları insanlığın/tarihin gelişim hızının belirlenmesinde daha etkili olmuşlardır. “Demokratikleşme” dediğimiz şey de bununla ilgilidir. Zira sıradan insanların da kendi kaderlerini belirleme (konusunda söz) hakkına sahip olduğunu imler. Kaderimizin yukarıdan belirlenmesi ise doğaldır ki sosyo-politik hayatta ‘diktatörlüğe’ karşılık gelir.

Günümüzden de örnek verelim. Bill Gates veya Steve Jobs başta olmak üzere bazıları üniversite diplomasına dahi sahip olmayan gençlerin ürettikleri/icat ettikleri mi, yoksa Trump ve Biden gibi Amerikan başkanları mı insanlığın tarihine/hayatımıza yön verdiler? Farklı bir örnek verelim. Uçak, otomobil, bilgisayar vb. gibi araçların sadece bir önemli aksamını tasarlayan usta ya da mühendisin insanlığın (tarihin) gelişiminde etkisi mi önemlidir; yoksa İsveç krallarının mı? (İsveç kralları yerine benzer başka kişileri de koyabilirsiniz.) Soruyu başka bir şekilde soralım. Bir veya birkaç asır sonra hangilerinin ismi daha çok bilinecek? Gates ve Jobs’un mu, yoksa Trump ve Biden’ın mı? Sizce?

“Tarihin/hayatın yönünü belirleyen nelerdir?” sorusuna gelince. Bu soruyu cevaplamaya tarihin/hayatın yönünü her zaman belirleyenin “özne(ler)” olmadığını belirterek başlayalım. Kadim dönemlerin Tanrı-kral ya da rahip-kralları, son asırlarda çeşitli “millet(lerin)” kurucuları ya da kurtarıcılarının habire vazgeçilmezliği ve ‘ne kadar önemli özneler’ oldukları vurgulanırsa vurgulansın, bazı durumlarda dünyanın/tarihin/ülkelerin geleceğinin belirlenmesinde hiçbir rolleri yoktur, olamaz. Mesela salgın hastalıklar, iklim değişikliği, sel baskınları, depremler, yanardağ patlamaları, meteor düşmesi, kıtlık gibi felaketleri düşününüz. Hangi ‘kahraman’ tarihin yönünün belirlenmesinde onlar kadar önemlidir? Kendini dev aynasında gören ‘insan’lar (özellikle Aydınlanma dönemi sonrasında) kendi kaderini/tarihin yönünü her halükârda belirleyebileceği zehabına kapıldı. Oysaki bunun mümkün olmadığı açıktır. Ancak teknolojinin bugün geldiği seviye sayesinde bu problemlerle kısmen de olsa mücadele etme imkânına sahibiz. Sözü edilen bu teknolojiyi üretenlerin de sözü edilen ‘kahramanlar’ değil, (birçoğunun) bugün ismini bilmediğimiz ‘sırdan insanlar’ olması da dikkate şayandır.

Özetle tarihin/hayatın yönünün belirlenmesinde tekil kahramanlar, devlet başkanları, büyük komutanlar, devlet adamlarının rolü sınırlıdır. Üstelik bazı durumlarda birey ya da toplum olarak hiçbir rolü olmayabilir de üstelik. Buna rağmen çeşitli -bizim burada tartıştığımız şekilde filim ve dizi filmlerde ya da başka- şekillerde sürekli büyük adamların, kahramanların rolünün büyütülerek gözümüze gözümüze sokulması boşuna değildir elbet. Böylece bize mütemadiyen bir hiç olduğumuz hatırlatılmakta, bir iradeye ve (mefhumun muhalifi ile) dünyayı değiştirme gücüne sahip olmadığımız gösterilmektedir. Sonuç: Öğrenilmiş çaresizlik.

Ancak bu öğrenilmiş çaresizlikle beraber ‘rızanın da üretimi’ de gerçekleşmektedir. Bireyin kendini kahramanlarla özdeşleştirilmesi, sözü edilen ‘rızanın üretimi’ne de hizmet eder. Birey kendini kahramanın şahsında eritir.

Buradan kişinin kendisini kahramanlarla özdeşleştirilmesi kötü bir şeydir sonucunu çıkarmayın lütfen. Çocukluğumuzda ayıla bayıla dinlediğimiz/okuduğumuz Keloğlan Masalları’nı düşünün mesela. Keloğlan da bir kahramandır sonuçta. Ama sıradan, zayıf ve güçsüzdür. Buna rağmen hayâl etmekten ve çabalamaktan vazgeçmez. En sonunda da hayâllerine kavuşur. Amerikan süper kahramanları ise bunun tam aksidir. Sıradan insan değildirler, özel güçleri ya da yetenekleri vardır. Bundan dolayı bize yetersizliğimizi ve çaresizliğimizi hatırlatır. Sözü edilen süper kahramanları kimlerin, nasıl ürettikleri de bu fikri doğrular. II. Dünya Savaşı yıllarında süper-kahraman temalı resimli romanları üretenler okulda başarılı (Amerikan filmlerinde “inek” denilen) fakat sporla uğraşmayan bedenen zayıf ve sokakta güçsüz tiplerdir. Bu kahramanları yaratmaları da bu güçsüzlüklerinin ve çaresizliklerinin sonucudur. Gerçek hayatta habire itilip kakılan bu insanlar yarattıkları bu kahramanlar aracılığıyla intikam almışlardır bir bakıma.

Özetin özeti: Kahramanların rüzgârına kapılmayın. Kahramanlardan şüphe duyunuz.

 

Yorum Yap
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
CHP Genel Başkanı Özel, Romanya Büyükelçisi Tinca ile bir araya geldi
CHP Genel Başkanı Özel, Romanya Büyükelçisi Tinca ile bir araya geldi
Trabzonspor'da Kourmpelis'in sözleşmesi feshedildi
Trabzonspor'da Kourmpelis'in sözleşmesi feshedildi