Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü (13. Baskı, İstanbul, Dergâh Yayınları, 2008) adlı romanı tefrika edildikten (1954) sonra 1961’de kitap olarak basılmıştır. Roman üç dönemde de (II. Abdülhamid, Meşrutiyet ve Cumhuriyet) yaşayan Hayri İrdal’in hayatı çerçevesinde kurgulanmıştır. Bu eserin en çok Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık (1967) romanına benzediğini düşünüyorum. İki romanda da hayatta karşımıza çıksa absürt bulacağımız olay ya da gelişmeleri yer yer kinik bir yaklaşımla kurgulanmıştır. Özellikle belirtelim. Tanpınar’ın romanı Marquez’den önce yayınlanmıştır.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü bir toplum ya da bürokrat-aydınların eleştirisi olarak da okunabilir. Fakat romanın genelinden değil, romanın kahramanlarından biri olan Dr. Ramiz ve onun bilim ve tekniği (yöntemi) anlama biçiminden bahsetmek istiyorum öncelikle. Dr. Ramiz Viyana’da okumuştur, daha doğrusu ihtisas yapmıştır. Burada öğrendiği psikanalizi bir tedavide yöntemi olarak uygulamak isteyen biridir. Bu yönüyle bakıldığında bir bakıma batıya ait kültür, bilgi veya bilimi ülkeye aktaran aydınlardan biri olarak görebiliriz. Bir başka tabirle Tanpınar, Dr. Ramiz üzerinden “Batılılaşma” olgusunun nasıl anlaşıldığını da ifade etmekte ve bu anlayışı eleştirmektedir.

Romanın kahramanı Hayri İrdal’ı mahkeme adli tıbba sevk eder. İrdal ile Dr. Ramiz’in karşılaşması bu şekilde gerçekleşir. Dr. Ramiz Viyana’da öğrendiği psikanalizi İrdal üzerinde uygular. Romanı okumamış kişilere spoiler vermeden belirtelim ki Dr. Ramiz, İrdal’ın kendisi, geçmişi, ailesi ve yakın çevresi hakkında sohbetle geçen seanslardan sonra kararını verir, teşhisi koyar. Gerçi daha baştan teşhisin ne olduğu bellidir. Ancak İrdal ısrarla “ben hasta değilim?” demektedir. Doktorun buna cevabı ilginçtir. “Psikanaliz çıktığından beri hemen herkes az çok hastadır”. Sonra da teşhisini açıklar: “…Sizde tipik bir baba kompleksi var. Babanızı beğenmemişsiniz…Bu o kadar mühim değil. Reşit olmak için belki de en kısa yoldur.” Ve devam eder. “…hastalığınızı buldum. Zaten hayatınızı dinlerken bulmuştum. Rüyalarınızdan ziyade hayatınızdan belliydi. Fakat bugün daha vuzuhla gördüm. Teşhisimde yanılmama imkân yok.” Teşhisi beğenmeyen Hayri İrdal Dr. Ramiz ile tartışır ama o, Nuh der peygamber demez. Dr. Ramiz İrdal’a Almanca basılmış bir konferansını bırakıp gider. Almanca bilmediği için metni okuyamayan İrdal, belki rüyama girer öyle öğrenirim diye konferans metnini yastığının altına bırakarak uyur. Tabi bu işe yaramaz. Dr. Ramiz tedavi için ise ondan rüya görmesini ister. Şöyle der: “Babanızı rüyanızda kendi çehresiyle gördünüz mü iş değişir, her şey düzelir…” Seanslar böyle sürüp gider. (s. 94-119)

Bu özet yeterlidir sanırım. Hikâyede sizin dikkatinizi çeken ne? Benim en başta dikkatimi çeken Dr. Ramiz’in tek bir teşhis ve tedavi yöntemiyle problemleri çözmek istemesi oldu. (Bir başka tabirle psikanalize adeta sihirli formül olarak bakması) Yani Psikanaliz ’in doğduğu Viyana’da tahsil görmesine rağmen bilgi ya da yöntemi, bir maymuncuk gibi her şeyin kapısını açacağını, her halükârda bir çözüm sunduğuna inanmasıdır. Dr. Ramiz “tedavi sistemine, hastası çıkınca tatbik edilecek tek vasıta, ancak dinlerde görülen o tek kurtuluş yolu gibi bak[maktadır.]” (s. 99) Bu da aklıma bilimsel olduğu söylenen bazı bilgi veya teorilerin -mesela Marksizm- her şeyi açıklama ya da anlamlandırmak için kullanılabilmesinin onun (bilgi veya teorinin) bilimsel olmadığının kanıtı olarak sunan Karl. R. Popper’i getirdi. İlginçtir ki psikanalizin babası Sigmund Freud gibi Popper de bir Viyanalıdır. Ancak Tanpınar’ın doğrudan ya da dolaylı Popper’in bilim felsefesinden haberdar olduğuna dair bir emare bulmak zor.

“Türkiye’de aydınların şimdiye kadar ürettiği kültür resmi-bürokratik kalıpların pek az dışına çıkabilmiştir.” Böyle bir tespitte bulunan Murat Belge, bu durumu XIX. yüzyıldan beri devam eden “radikal kültür değişimi”ne bağlayarak açıklamaktadır. Çünkü bu değişim eski kaynakları kurutmuştur. Diğer taraftan bu döneme ‘model’ teşkil eden Batı kültürüne nüfûz da edilememiştir. “ Bu nedenle entelektüel uğraş çok zaman aktarmacılıkla sınırlı kalmıştır.”

İlginçtir ki Tanpınar’ın 1949 yılında Akşam gazetesinin “Muharrir neden yetişmiyor?” sorusuna verdiği cevap Belge’nin ifade ettiği ‘sorun’un açıklaması gibidir. “Şu var ki geçirdiğimiz inkılâplar, dil değişmeleri, terbiye ve tahsil sistemlerinin tebeddülü [değişimi] mazi ile bağımızı çok derinden kırdı. Öyle ki nesiller ve yarım nesiller kendi başlarına adacıklar halinde kaldı. Yeni edebiyatımızın en büyük kusuru, bu devam zincirinin kırılmasından gelir.” Ki onun “devam zincirinin kırılması” olarak ifade ettiği/kavramsallaştırdığı durum sürekliliğin kesintiye uğramasıdır. Bundan hareketle Tanpınar’ın sözü edilen “radikal kültür değişimi”nin aleyhtarı olduğu akla gelebilir. Ancak öyle değildir. Her alanda köklü reformlara gerek olduğunu çağdaşı Nurullah Ataç kadar Tanpınar da inanır. Ona göre “medeniyet bir bütündür. Müesseseleri ve kıymet hükümleriyle beraber inkişaf eder.” Bu “kıymet hükümleri” (değer yargıları) ile sanat, bilim ve teknoloji gibi “araç”ların birbirinden ayrılmasının mümkün olmadığının ifadesidir. Bundan dolayıdır ki İslamcı ve Gökalp gibi bazı Türkçü-milliyetçilerin zannının aksine kısmi Batılılaşma diye bir şey olamaz. Ancak bu noktada Tanpınar’ın Ataç gibi batıcılardan en önemli farkı bu değişimin getirdiği sıkıntıları tartışmasıdır. Söz konusu sıkıntıları ‘yok hükmünde’ addetmemesidir.

Tanpınar Dr. Ramiz örneğinde batı kültüründen yapılan aktarmacılığın da doğru dürüst yapılmadığını ifade ediyor. Onun bahsettiği bu aktarmacılar kimlerdir? Şüphesiz ki birçoğu uzaktan yakından tanıdığı kişilerdir. Lise öğretmenliği, üniversitede öğretim üyeliği, müfettişlik ve milletvekilliği sırasında, bunun yanında dost ve ahbap ilişkileri içinde tanıdığı insanlardır, en azından bir kısmı kendi yakın arkadaşlarıdır. (O zamanlar bu aydınların sayısı da çok değildi.) Dr. Ramiz tiplemesi bir bakıma onlara yöneltilen eleştiridir. Böyle bir durumda eleştiri, makale ya da deneme yazılarak yapılamaz. Olsa olsa bir edebî eserler (roman, öykü) üzerinden dolambaçlı bir şekilde yapılabilir. Muhtemelen bu vb. sebeplerle günlük hayatında tanıdığı kişilerde de gördüğü, gözüne batan ve eleştirmek istediği bazı tutum ve davranışlar ya da yaklaşımları Dr. Ramiz’e -ve başka karakter ya da tiplere- atfen dillendirmiştir. Kaldı ki (yarı)totaliter yönetimleri hâkim olduğu memleketlerde bir şeyi açıkça yazmak/beyan etmek sorun yaratabilir. Böyle olunca edebiyatın sembolik diline başvurmak, “ben öyle bir şey demedim” demenize imkân sağlayan bir manevra sahası da sağlar.

Şüphesiz Tanpınar’ın sadece Dr. Ramiz tiplemesi üzerinden değil romanın geneli üzerinden de Batılılaşma çabalarına karşı eleştirisi olarak da okunabilir. Ancak bu eleştiri soyut olarak “Batılılaşma”nın kendisine değil, uygula(n)ma tarzınadır. Bunu bir bakıma batılılaşmanın başarısının ya da başarısızlığının arkasında insan kalitesi olduğunun ifadesi olarak da okunabilir.

Tanpınar’ın bir başka eseri Mahur Beste’den (Dergâh Yayınları, ty, s.118-9) uzun bir alıntıyla yazımızı bitirelim.

Sabri Hoca Behçet beye şöyle der:

“- Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflası nedir, bilir misin? dedi. İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı yapan manevi kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü?... Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur. (…) Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış. Hayat onun için ahenksiz, birbirini tutmayan, günün hayatına cevap vermeyen bir yığın ölü kıymetler tarafından idare ediliyor. Dünyaya baktığımız zaman ayrı görüyor, kendi kendimize kaldığımız zaman ayrı düşünüyoruz. Yığınlarca tezat içinde yaşıyoruz. Bütün şark dünyası bir ıstırap içinde. Muttasıl gömlek değiştiriyor, Hind'i, Çin'i, Efgan'ı, Arab'ı, Türk'ü hep soyunuyoruz; soyundukça üstümüzden attığımız şeylerin alelade ekler olduğunu, daha derinden birtakım şeyler çıkarıp atmak lazım geldiğini görüyoruz. O zaman korkuyoruz; olduğumuz yerde imdat arar gibi sağa sola bakınıyoruz. Sonra tekrar başlıyoruz, gene tabaka tabaka soyunuyoruz, tırnaklarımızla derimizi yüzer gibi bir şeyler daha atıyoruz. Zaten biz soyunmasak bile onlar üzerimizden liyme liyme dökülüyorlar. Fakat olmuyor; bize lazım olan, gömlek değiştirmek değil, içten değişmektir. Bu sadece dıştan yapılacak şey değil. Bunu olduğumuz yerden yapamayız. İçten, dıştan her ufuk, bir görüş zaviyesidir. Bütün cemiyet hayatı zihniyet etrafında döner. İnsanı yeni baştan, yeni esaslarla kurmamız lâzım; yeni kıymetlerle yaşayan bir insan. Halbuki bu imkânsız…”

Bu alıntıda dikkatinizi çeken nokta ne? Benim şu cümle: “Hayat onun için ahenksiz, birbirini tutmayan, günün hayatına cevap vermeyen bir yığın ölü kıymetler tarafından idare ediliyor.” Görüldüğü gibi Sabri Hoca üzerinden Tanpınar eski “kıymetler”in (değer yargılarının) “ölü” olduğunu ifade ediyor. Ama hayata yön veren gene o “kıymetler”dir. Tanpınar’ın anlattığı açmaz bu. Ya da isterseniz açmaz demeyelim, “zorluk” diyelim.

 

 

Köşe Yazıları Hakkında
Sitemizde yayımlanan köşe yazıları, yazıyı kaleme alan yazarın kendi görüş ve düşüncelerini yansıtır. Yazıların içerik ve sorumluluğu tamamen yazarına aittir. Bu görüşler, sitemizin kurumsal görüşünü ifade etmez.