Geçen hafta bir kafede tek başıma oturuyordum…

Kalabalığın arasında köşeye çekilmiş bir genç dikkatimi çekti.
Elindeki kahve titriyor, gözleri telefon ekranına kilitlenmişti.
Açık olan mesajı defalarca okuduğu her hâlinden belliydi.

Sonra dudaklarından neredeyse duyulmayacak bir fısıltı döküldü:
“Ya olmazsa?”

Sanki o masada oturan yalnızca o değildi…
Bu üç kelimenin ağırlığı tüm kafeye yayılmış gibiydi.
Başımı kaldırdım.
Yan masada bir kadın, kredi kartı ekstresine sıkıntıyla bakıp mırıldandı:
“Ya ödeyemezsem?”

Kapıdaki küçük çocuk annesine tutunup soruyordu:
“Ya düşersem?”

İki masada iki genç aynı cümleyi tekrar ediyordu:
“Ya olmazsa…”

Ve o anda fark ettim:
Hepimiz aynı görünmez salgının taşıyıcısıydık.
Üstelik bu hastalığa o kadar alışmışız ki, çoğu insan adını bile fark etmiyor.
Vesvese.

Bugün insanlık öyle bir salgının ortasında ki…
Ne bir virüs var ne de bir doktor raporu.
Ama etkisi bir pandemi kadar yaygın, bir deprem kadar sarsıcı.
Adı: VESVESE.

Artık çoğumuz, yaşanmamış ihtimallerin korkusuyla kendi hayatımızın kapılarına kilit vuruyoruz.
“Ya olmazsa, ya kötü giderse, ya rezil olursam…” derken
yaşam enerjimiz avuçlarımızın arasından sessizce akıp gidiyor.

Oysa…
Hayat hâlâ güzel.
Dünya hâlâ binlerce ihtimale gebe.
Gökyüzü hâlâ aynı genişlikte, yollar hâlâ yürümek için açık.
Fakat çoğu zaman başımızı kaldırıp bardağın dolu tarafına bakmayı unutuyoruz.
Unutuyoruz, çünkü bazıları özellikle unutmamızı istiyor.

Ve çok iyi biliyorlar ki:
Korkan insan kolay yönetilir.
Dini görüşler, baskıcı rejimler, korkuyla seçim kazanan politikacılar…
Hepsi zihnimizin en kırılgan noktasını çok iyi biliyor:
Vesvese damarımızı.

Yeni bir kriz, yeni bir tehdit, yeni bir belirsizlik…
Her biri içimizi biraz daha daraltıyor, biraz daha küçültüyor.
Sanki görünmez bir el hepimizi yavaşça sıkıştırıyor.

Sosyal medya ise bu ateşe benzin döküyor:
Sahte mutluluklar, cilalanmış başarılar, filtrelenmiş hayatlar…
Gerçeğe dair duygularımız körelirken, biz de fark etmeden “sanal” bir insana dönüşüyoruz.

Ama dur...
Bu hikâyenin sonu burada bitmek zorunda değil.
Çünkü bu gidişatı değiştirebilecek güç hâlâ bizde.
Evet — bizde.
Zihnimizi eğitebiliriz.
Vesvesenin o ince fısıltısını tanıyıp susturabiliriz.
Karanlığın yerine olasılığı, belirsizliğin yerine cesareti koyabiliriz.
Çünkü vesvese, sandığımız kadar güçlü değildir.
O sadece izin verdiğimiz kadar büyür.

Bugün kendine şunları sor:
* Beni durduran şey gerçekten dışarıdaki bir engel mi, yoksa zihnimin ürettiği bir ihtimal mi?
* Korktuğum şeyin gerçekleşme ihtimali yüzde kaç? Buna rağmen yine de denememeyi göze alıyor muyum?
* “Ya olmazsa?” diye bekleyerek kaç olasılığı, kaç fırsatı çoktan elimle itmiş olabilirim?
* En kötü ne olabilir? Ve ben o “en kötü” ile baş edemeyecek biri miyim gerçekten?
* Peki ya bu kez “Ya OLURSA?” diye sormayı seçseydim, hayatımda neler değişebilirdi?

Cevaplarınla yüzleştiğinde göreceksin:
Vesvese sis gibidir.
Üzerine yürüdüğünde kaçar,
Ellerini uzattığında dağılır, kaybolur.

Arif VURAL
Eğitmen - Yazar