Geçen gün kalabalık bir ortamdaydım.
Herkesin birbirinin sözünü kestiği, cümlelerin yarım kaldığı bir masa…
Kimi daha yorgun, kimi daha kırgın, kimi daha haksızlığa uğramış, kimi daha öfkeli…
Sanki görünmez bir jüri vardı ve herkes tek bir ödül için yarışıyordu:
“En mağdur benim.”

Bir ara sustum. Dinledim.
Kimsenin çözüm aramadığını, kimsenin gerçekten anlaşılmak istemediğini fark ettim.
Herkes sadece mağduriyetini büyütüyor, cilalıyor, parlatıyordu.
Ve o an içimden şu geçti:
Bu artık geçici bir hâl değil, bir kimlik.

Belki de asıl rahatsız edici olan şudur:
Bu satırları okurken içinizden “Evet ama…” diye başlayan bir cümle geçiyorsa,
büyük ihtimalle bu yazı sizi de anlatıyordur.

Son zamanlarda bunu çok sık gözlemliyorum.
Mutluluk neredeyse ayıp bir şeymiş gibi konuşuluyor.
Motivasyon “fazla” bulunuyor.
Hatta geçenlerde bir arkadaşım bana, gayet ciddi bir ifadeyle şunu sordu:
“Sen ne yiyip içiyorsun da sürekli mutlu ve motivesin?”

Sanki mutlu olmak bir kusur.
Sanki umutlu olmak hayattan bihaberlik.
Sanki gülmek, gerçekleri inkâr etmek.

Oysa mesele ne yediğimiz ne içtiğimiz değil.
Mesele, neyi beslediğimiz.

Geçen hafta bir WhatsApp grubunda, biri işinden şikâyet etti.
Diğeri daha kötüsünü anlattı.
Bir başkası sözü aldı:
“Benim yaşadıklarımı yaşasanız dayanamazdınız.”
Kimse “Ne yapabilirim?” diye sormadı.
Herkes sadece çıtayı biraz daha yukarı taşıdı.
Dert yarışı bittiğinde ortada tek bir çözüm yoktu ama herkes biraz daha yorgundu.

Garip bir noktadayız.
Toplum olarak adeta bir mağduriyet sürüsü psikolojisi içinde ilerliyoruz.
Kalabalıklar hâlinde şu cümlede buluşuyoruz:
“Mutlu değiliz. Mağduruz.”

Evet…
Ekonomik sıkıntılarımız var.
Özel hayat problemlerimiz var.
İş hayatı çoğumuz için istediğimiz gibi gitmiyor.
Eğitimde, adalette, sağlıkta ve daha birçok alanda ciddi sorunlar yaşıyoruz.

Bunların hiçbirini inkâr etmiyorum.

Ama şunu net bir şekilde söylemek zorundayım:
Bu meselelerin hiçbiri “mağdur” kimliğiyle aşılmaz/aşılamaz.

Ancak pozitif düşünen bir zihinle…
Ancak olumlu bakan bir kalple…
Ancak güzellikleri görmeyi seçen bir beyinle aşılır.

Kaçırdığımız çok kritik bir nokta var:
24 saatlik bir günün yalnızca 10 dakikasında olumlu düşünüp,
geri kalan 23 saat 50 dakikasını şikâyetle, karamsarlıkla ve dert yarıştırarak geçirirsek,
pozitif bir hayat yaşamamız mümkün değildir.

Aynı durum mağduriyet için de geçerlidir.

Ben buna “Mağduriyet Konforu” diyorum.
Çünkü mağduriyet her ne kadar can yakıyor gibi görünse de,
insana bazı gizli kazançlar sağlar:
Sorumluluk almamak…
Değişmek zorunda kalmamak…
Başarısızlığın suçlusunu hep dışarıda tutmak…
Ve en kolayı, “Benim elimden bir şey gelmez” diyerek yerinde kalmak.

Ne yazık ki bu konfor alanının farkına varmadan,
her geçen gün mağduriyet dozunu biraz daha artırıyoruz.
Bir tık daha…
Bir tık daha…

Oysa hepimiz biliyoruz ki,
insan bedeninde ve ruhunda neyin dozunu artırırsanız,
bir süre sonra o, toksik doz hâline gelir.
Ve toksik olan şey iyileştirmez; hasta eder, zehirler.

İşin en acı tarafı ise şudur:
Kendini mutlu kılabilen, iç motivasyonunu sağlayabilen, özsaygısı yüksek insanları da acımasızca eleştirmeye başladık.
“Senin tuzun kuru.”
“Sen anlamazsın.”
“Hayat sana güzel.”

Bu, son derece beyhude bir çabadır.

Kötü haber şu:
Sürekli beslenen bu mağduriyet hâli bizi yavaş yavaş hastalıklara, tükenmişliğe ve hayattan kopuşa sürüklüyor.

İyi haber ise şu:
Mutlu olmayı, umutlu olmayı, pozitif düşünmeyi ve olumlu bakmayı öğrenmek mümkündür.

Ve bunun ilk adımı şudur:
Uzun zamandır mağdur olduğumuzun farkına varmak.

Çünkü her gerçek değişim farkındalıkla başlar.
Ve o farkındalık, bizi daha güçlü, daha sağlıklı ve daha mutlu bireyler hâline getirir.

Bu yazıyı okuyan ve mağduriyet konforundan çıkmak istemeyenler elbette diyecektir ki:
“Tabii… Senin tuzun kuru.”

Hayır.
Benim tuzum kuru falan değil.

Ben sadece,
üç dakika sonramızı bile bilmediğimiz bir hayatta
üç dakika daha, cesaretli bir şekilde olumlu düşünmenin çok da zor olmadığına inanıyorum.

Cesaret dediğimiz şey her zaman büyük kararlar almak değildir.
Bazen cesaret,
aynı şikâyeti yüzüncü kez dile getirmemektir.
Bazen cesaret,
“Bundan sonra ne yapabilirim?” diye sormaktır.
Bazen cesaret,
mağduriyetten vazgeçmektir.

Ve tam da bu noktada, meseleyi bundan daha sade anlatan bir cümle yok:

“Sürekli şikayet edip kurban rolü oynamaktan vazgeçin…

Ya olduğu gibi bırakın,

Ya değiştirin,

Ya da kabullenin.

Bunun dışında tüm seçenekler deliliktir.”
— Eckhart Tolle

Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Mağdur kalmakta ısrar mı ediyoruz,
yoksa yaşama cesaretini mi seçiyoruz?

 

Arif Vural

Eğitmen - Yazar