Victor Frankl, Nazi toplama kampında yaşadıklarını anlattığı “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitabında  umudun önemini şu şekilde anlatır:

Kampta gördüğü en acı şeylerden birinin, umudunu kaybeden insanların hızla ölmesi olduğunu söyler.
Ona göre, geleceğe dair en küçük bir inancı kalmayan, yaşamak için bir nedeni olmayan insan, birkaç gün içinde hem ruhsal hem de bedensel olarak çökerdi.

Frankl der ki:
“İnsanın elinden her şey alınabilir ama bir şey asla: Her durumda kendi tavrını seçme özgürlüğü. Umudu seçmek de buna dahildir.”
Ayrıca şu tespiti çok etkileyicidir:
“Geleceğe dair bir nedeni olan insan, her türlü ‘nasıl’a katlanabilir.”
Frankl’ın bu sözleri, sadece o dönemin dehşetine değil, insan olmanın özüne dair bir gerçeğe işaret ediyor: Umudu kaybettiğimiz an, biz de yıkılıyoruz.

Bugün modern şehirlerin gökdelenleri arasında yaşıyor olabiliriz, ama umuda olan ihtiyacımız, toplama kampındaki insanlarınkinden farklı değil. İşsiz kalan bir baba, hastane koridorlarında sabahlayan bir anne, gelecek kaygısıyla sınavlara hazırlanan bir genç… Hepsi bir şekilde “neden” arıyor, “yarına tutunacak bir sebep” arıyor.

Umut, işte bu yüzden sadece romantik bir kavram değil; yaşamsal bir gerekliliktir.
Bizi sabaha çıkaran şey, elimizdeki para, unvan ya da başarı değil; kalbimizde sakladığımız o küçücük “yarın daha iyi olabilir” inancıdır.

Ve belki de Frankl’ın dediği gibi:
“Her şey elimizden alınabilir, ama tavrımızı seçme özgürlüğümüz asla.”

Bizim tavrımız umut olursa, hiçbir karanlık sabahı esir alamaz.
Bizler günlük telaşın içinde umut kelimesini küçümseyebiliyoruz. Oysa umut, nefes almak kadar gerekli bir şey. Doktorun hastasına “Elimizden geleni yapacağız” dediğinde aslında verdiği şey çoğu zaman tedaviden önce umuttur. Öğretmenin sınıfın arkasında sessiz duran çocuğa “Sen başarabilirsin” demesi, onun zihninde açan kocaman bir kapıdır. İşte umut, böyle küçük ama mucizevi bir kıvılcımdır.

Umut, insanın kalbinde gizli bir motor gibidir. Suskunların dilini çözer, düşenleri ayağa kaldırır, en ağır zincirleri bile görünmez kılar. Ve en önemlisi: Umut, bulaşıcıdır. Senin gözündeki ışık, karşındaki insana geçer; onunla birlikte bir topluma, oradan da koca bir dünyaya yayılır.
Ama unutmamamız gereken çok önemli bir gerçek var: Umut, tek başına yeterli değildir. 
Umudu eyleme dönüştürmeyen insan, denizi karşısında bekleyip hiç kürek çekmeyen yolcu gibidir. Umut, bize yön gösterir ama yola düşmek cesaret ister.

Bugün iş hayatında, evimizde, sokakta, dost sohbetlerinde en çok ihtiyacımız olan şey, birbirimizin umutlarını beslemektir. Çünkü umutla büyüyen bir toplumda yıkım yerine üretim, kin yerine dayanışma, korku yerine güven olur.

Umut, tek başına tüm karanlığı silemeyebilir ama bulunduğu yeri aydınlatmaya her zaman yeter.

Arif VURAL
Eğitmen & Yazar