Kaybolan Adam
Şehrin kalabalığından uzak, eski bir sirkin arka tarafında yıllardır kimsenin uğramadığı bir baraka vardı. Bir zamanlar sihirbazların, palyaçoların ve cambazların hazırlandığı bu baraka, artık sadece tozlu eşyaların ve kırık aynaların barındığı sessiz bir depoydu.
Bir gün, hayatta kendini uzun zamandır “kaybolmuş” hisseden genç bir adam, düşüncelerinden kaçmak istercesine bu barakaya sığındı. Kapıyı araladığında içerisi karanlıktı. Birkaç adım attı, zeminin gıcırdayan sesi yankılandı. Tavanın aralığından sızan ince bir ışık huzmesi odayı aydınlatınca, genç adam duvardan tavana kadar dizilmiş yüzlerce aynayı fark etti.
Hepsi çatlamış, bazıları neredeyse tamamen kırılmıştı. Ama asıl garip olan şuydu:
Her aynada kendi yüzünün farklı bir hâlini görüyordu.
Bir aynada zayıf ve yetersiz bir adam…
Diğerinde abartılı bir özgüven taşıyan biri…
Bir başka aynada sürekli beğeni bekleyen, bir diğerinde ise onay almadan adım atamayan bir karakter…
Genç adam her adım attığında karşısındaki yansıma değişiyor, ama hiçbiri “gerçek” olmuyordu.
Şaşkınlıkla fısıldadı:
“Ben… bunların hangisiyim?”
Kırık aynalar sessizdi.
Çünkü gerçek yüzü hiçbirinde yoktu.
Bu görüntüler, onun hayatı boyunca başkalarının gözüne girmek için taktığı maskelerin kırık bir yansımasından ibaretti.
Annesinin görmek istediği çocuk…
Öğretmeninin duymak istediği öğrenci…
Arkadaşlarının beğenmesini umduğu genç…
Patronunun takdir etmesini beklediği çalışan…
Barakanın en köşesinde, toza bulanmış küçük bir oval ayna dikkatini çekti. Diğerlerinin aksine hiç kırılmamıştı. Yavaşça yaklaştı. Bu aynada ne eksik ne fazla… tam olarak olduğu gibi bir yüz gördü:
Kendi yüzünü.
İlk kez kendini, başkalarının biçtiği şekilden bağımsız bir hâlde izliyordu.
Ve o an bir gerçeği fark etti:
Hayatı boyunca aradığı kişi hep içindeydi;
ama başkalarının kırık aynalarında kaybolduğu için onu görememişti.
Kendini Kaybeden İnsan Nasıl Bulunur?
Osho şöyle der:
“İnsanı başkalarının kölesi yapan üç şey vardır:
Beğenilme isteği, takdir edilme isteği ve onaylanma isteği.”
İnsan tam da bu üç isteğin peşinde koşarken kendi özünden uzaklaşır.
Başkalarının gözündeki yansımaya öyle odaklanır ki, zamanla kendi gerçeğini görmez olur.
Kendi benliğine yabancılaşır.
İnsan Nerede Yanlış Yapar?
Çocukken anne babasının sevgisini kaybetmemek için sesini kısmayı öğrenir.
Ergenlikte arkadaşlarının kabulünü kazanmak için kendi rengini bırakır.
Yetişkin olduğunda ise patronunun ve iş arkadaşlarının gözünde değer kazanmak için kendini tüketir.
Hayat böylece başkalarının sahnesine dönüşür.
Biz ise kendi isteklerimizi, duygularımızı ve benliğimizi arka plana atar,
“onay alma” çabasıyla ömür tüketiriz.
Ve acı olan şudur:
Bu çaba hiç bitmez. Çünkü dışarıdan gelen hiçbir onay kalıcı değildir.
Neden Böyle Oluyoruz?
Çünkü önce biz kendimizi onaylamıyoruz.
Önce biz kendimizi beğenmiyoruz.
Önce biz kendimizi takdir etmiyoruz.
İçimizdeki güçlü ses durmadan şunları fısıldıyor:
“Sen yeterli değilsin.”
“Daha iyisini yapmalısın.”
“Bu hâlinle kimse seni sevmez.”
“Yanlış yaparsan rezil olursun.”
“Kendini göstermezsen değerini fark etmezler.”
“Sen böyle bir insansın, değişemezsin.”
İnsanı en çok yaralayan sesler, dışarının değil,
kendi içinin sesleridir.
Bu yüzden bir bilge şöyle der:
“Kendini beğenmeyen insan, dünyanın tüm alkışlarını duysa da içinde hep bir sessizlik taşır.”
Çünkü insan kendi kalbini kendisi doldurmadıkça,
hiçbir övgü, hiçbir alkış onu doyuramaz.
Sosyal ve dijital medyada onay aramamızın temel sebebi de budur:
Gerçek hayatta bulamadığımız değeri, geçici kalabalıklarda ararız.
Ama yine de doymayız.
Peki Cevap Ne?
Cevap sade ama cesaret ister:
Kendi içine dönmek.
Kendi değerini dışarıdan değil içeriden almak…
Kendi duygularına saygı duymak…
Hatalarına şefkatle yaklaşmak…
Başarısını kendi gözünde büyütmek…
İnsan önce kendini beğendiğinde
başkalarının beğenisine bağımlılığı biter.
Önce kendini takdir ettiğinde
dışarıdan gelecek alkışın önemi azalır.
Önce kendini onayladığında
dünyanın onayına ihtiyaç duymaz.
Zen öğretisi şöyle der:
“Bir insan kendi kalbini doldurmadıkça, dünyanın tüm nehirleri bile onun susuzluğunu gideremez.”
Gerçek ihtiyaç aslında çok büyüktür:
Kendini fark etmek…
Kendi değerini görmek…
Eksiklerini kabul etmek…
Kendini kusur değil, “insan” olarak anlamak…
Koşulsuz sevgi ve anlayışla yaklaşmak…
Çünkü insan ancak kendine döndüğünde özgürleşir.
Osho’nun sözü tam burada anlam kazanır:
“Başkalarının kölesi olma; önce kendinin efendisi ol.”
Peki Kendimizi Nasıl Buluruz?
İnsan en büyük yanlışını dışarıda yapmaz.
En büyük yanlış, kendini başkalarının ölçülerine göre tartmaya çalışmaktır.
Ve en büyük düzeltme yine içeriden başlar.
Kendini seçtiği gün kölelik biter.
Kendini beğendiği gün eksiklik duygusu kaybolur.
Kendini onayladığı gün dünyanın sesi sessizleşir.
Ve bir gün insan şöyle der:
“Ben artık kendime geri dönüyorum.”
İşte o an zincirler çözülür,
insan kendi hayatının efendisi olur
ve gerçek özgürlük başlar.
“İnsan, başkalarının aynalarında kaybolur; kendi kalbine baktığında ise bulunur.”
ARİF VURAL
Eğitmen – Yazar