Nazik olmak artık bir meziyet değil, neredeyse bir lüks gibi algılanıyor. Üslup ise çoğu ortamda “gereksiz bir incelik” muamelesi görüyor.
Oysa mesele tam da burada başlıyor. Gün geçtikçe daha kaba, daha sabırsız ve daha hoyrat bir dilin içine çekiliyoruz. Bunun adı kimi zaman “yoğunluk”, kimi zaman “stres”, kimi zaman da “işin gereği” oluyor. Ama dürüst olalım: Çoğu zaman yaşanan şey, gücün yanlış yerde konumlandırılmasından başka bir şey değil.
İnsan, eline bir yetki geçtiğinde yalnızca alanının değil, kendisinin de büyüdüğünü sanıyor. Bir unvan, bir koltuk, bir imza…
Ve bir anda ses tonu değişiyor. Kelimeler sertleşiyor. Sabır azalıyor. Üslup aşınıyor.
İş hayatında bunun adı oldukça net: Güç zehirlenmesi.
Güç zehirlenmesi yaşayan insanlar mütemadiyen aynı yanılgıya düşüyorlar. İyi niyeti saflıkla, saygıyı ise itaatle karıştırıyorlar. Nezaketi zayıflık, anlayışı teslimiyet sanıyorlar.
Oysa saygı; boyun eğmek değil, sınırları olan bilinçli bir duruştur.
Şunu da biliyoruz ki hayatta her şeyin fazlası zarar. Her şeyin fazlası toksik doz.
Güç de bundan muaf değil. Fazlası toksik dozdur ve sonucu kaçınılmaz olarak zehirlenmedir.
İş dünyasında bu zehirlenmenin bedelini çoğu zaman yöneticiler değil, çalışanlar öder.
İşini layıkıyla yapan ama biat etmeyen, iyi niyetli olan ama saf olmayan,
saygı duyan ancak itaat etmeyen, tek gayesi evini, çoluğunu çocuğunu geçindirmek olan pek çok yetkin çalışan; bir süre sonra ya sistemin dışına itiliyor ya da kendi isteğiyle uzaklaşıyor.
Sessizce…
Yorularak…
Kırılarak…
Ve ne yazık ki patronlar çoğu zaman bu durumu gündemlerine bile almazlar.
Bu zehir görmezden gelindikçe, bir süre sonra yalnızca bir yöneticiyi değil, tüm kurumu dolaşmaya başlar. Güven azalır. Bağlılık zayıflar. İyi insanlar gider, geriye sadece “idare edenler” kalır. Güç zehirlenmesi yaşayan kişi, gücü bir sorumluluk alanı değil, bir üstünlük göstergesi olarak görür.
Yönetmeyi yönlendirmekle, liderliği buyurmakla karıştırır.
Emir verdikçe işlerin yürüyeceğine inanır.
Direktif çoğaldıkça kontrolün arttığını zanneder.
Oysa farkında olmadığı çok temel bir gerçek vardır:
İnsanlar emirle hareket eder ama niyetle bağlanır.
Atalarımız boşuna dememiş: “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.”
Bu söz romantik bir öğüt değil, yüzyıllardır süzülerek gelen bir yönetim bilgisidir.
Ne yazık ki teknolojik gelişmeler, e-postalar, mesajlar ve toplantı linkleri bizi birbirimize yakınlaştırıyor gibi görünse de; ruhen giderek uzaklaştırıyor. Ekranların arkasında kurulan cümleler, yüz yüze gelindiğinde hiç olmadığı kadar sertleşiyor.
Bir maille insanlar kırılıyor.
Bir cümleyle motivasyonlar çöküyor.
Bir tonlamayla yılların emeği siliniyor.
Güç zehirlenmesi yaşayan kişiler, bu zehri yalnızca kendileri taşımıyor; çevrelerine de yayıyorlar. Üslupla değil, kabalıkla. Anlayışla değil, baskıyla. İletişimle değil, korkuyla.
Ve kötü haber şu:
Bu kişilerin büyük çoğunluğu bunun farkında değil.
Farkında olmadıkları gibi kendilerini “net”, “otoriter” ya da “iş bitirici” olarak tanımlıyorlar.
Oysa dışarıdan bakıldığında görünen tablo çok daha net:
İnsan kaybeden, güveni aşındıran ve sessiz bir mutsuzluk yayan yapılar.
Bilmezler ki bir iş yerinde gerçek güç, sesi yükseltmekten değil; sesi yükseltmeye gerek bırakmamaktan gelir. Gerçek otorite, korkulmak değil; saygı duyulmaktır.
Gerçek liderlik ise insanların arkanızdan gelmesini sağlamak değil, sizinle yürümeyi istemelerini sağlamaktır.
İş yerleri yalnızca hedeflerin, tabloların ve raporların olduğu alanlar değildir.
İş yerleri insanlarla ayakta durur. Ve insanlar, nasıl hissettiklerini asla unutmazlar.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormanın tam zamanıdır:
“Ben gücü insanlara ne olarak dağıtıyorum?”
Zehir mi…
Yoksa güven mi?
Bu yazıyı okurken aklınıza biri geldiyse, yalnız değilsiniz.
Ama belki daha önemlisi şudur:
Eğer bu yazı sizi biraz rahatsız ettiyse…
İşte o zaman doğru yere dokunmuştur.
Arif VURAL
Eğitmen-Yazar