Çocukluğunuzdan bugüne kadar en çok duyduğunuz cümlelerden biri hangisidir? Büyük ihtimalle, “Aklını başına topla.” ya da “Akıllı ol.” sözleri listenin üst sıralarında yer alıyordur.

Bir şey kırdığımızda, sınavdan düşük not aldığımızda, büyüklerin hoşuna gitmeyen bir soru sorduğumuzda, herkesin gittiği yoldan gitmek istemediğimizde veya bize biçilen rolün dışına çıktığımızda aynı ikazla karşılaştık: “Aklını başına topla!”

Bu söz çoğu zaman iyi niyetle söylendi. Bizi korumak, yanlış yapmamızı engellemek ve hayatın sert duvarlarına çarpmamızı önlemek isteyen insanlar vardı etrafımızda. Fakat tekrarlandıkça bu cümle yalnızca bir uyarı olmaktan çıktı; zamanla içimizde yaşayan bir sese dönüştü.

Akıllı olmak; sesini çıkarmamak, fazla soru sormamak, sorgulamamak, biat etmek, risk almamak, çevrenin ne söyleyeceğini düşünmek ve herkesin yürüdüğü yola uyum sağlamak anlamına gelmeye başladı. “El âlem ne der?”, “Herkes böyle yapıyor.” ve “Sen de düzenini bozma.” gibi cümleler, akıllı olmanın görünmez kurallarına dönüştü.

Böylece aklı, insanın en üstün ve neredeyse tek güvenilir yönü olarak görmeye başladık. Akıllı olmak; uyum sağlamakla, itiraz etmemekle ve kendisinden bekleneni yapmakla eş anlamlı hâle geldi.

Usul usul büyüdük. Akıllı, sakin ve sorun çıkarmayan çocuklar olduk. Bize söyleneni doğru kabul ettik, istenenleri yerine getirdik. Bazen istemediğimiz hâlde “Tamam.” dedik. Bazen kırıldığımızı belli etmedik. Çünkü duygularımızı göstermek zayıflık, itiraz etmek saygısızlık, farklı düşünmek ise başına buyrukluk olarak görülebiliyordu.

Sonra büyüdük. Fakat “Akıllı ol.” telkinleri de bizimle birlikte büyümeye devam etti.

Bu kez karşımızda yalnızca anne babalarımız veya öğretmenlerimiz yoktu. İş hayatı, sosyal çevre, toplum, gelenekler ve görünmez beklentiler de aynı cümleyi farklı şekillerde söylemeye başladı: Fazla konuşma, boyundan büyük işlere karışma,  düzeni bozma, risk alma, hayalini ertele, hislerini işe karıştırma ve senden bekleneni yap.

Çoğumuz sistemi, çevremizi ve bize öğretilen doğruları sorgulamak yerine kendimizi sorgulamaya başladık. Hareketlerimizi, davranışlarımızı, seçimlerimizi, hatta kimsenin bilmediği düşüncelerimizi bile didik didik ettik.

İçimizde görünmez bir sorgu odası kurduk ve zamanla kendi kendimizi o odaya almaya başladık. Polis de bizdik, şüpheli de… Savcı da bizdik, sanık da… 

“Bunu neden söyledin?”, “İnsanlar senin hakkında ne düşünmüştür?”, “Yanlış mı yaptın?”, “Acaba fazla mı konuştun?” ve “Daha mantıklı davranamaz mıydın?” gibi sorularla kendi zihnimizin içinde yıllarca süren davalar açtık. Üstelik bu davaların çoğunda kendimizi dinlemeden hüküm verdik.

Belki siz de bir gece, gün içinde söylediğiniz sıradan bir cümleyi defalarca düşünmüşsünüzdür. Herkes hayatına devam ederken siz zihninizde o anı yeniden yaşamış; cümlenizin tonunu, yüzünüzün ifadesini ve karşınızdakinin bakışını tekrar tekrar analiz etmişsinizdir.

Zihin, böyle zamanlarda iyi bir danışman olmaktan çıkar ve acımasız bir sorgu memuruna dönüşür.

Şöyle bir hikâye anlatılır:

Genç bir adam, hayatında vereceği önemli bir karar konusunda yaşlı bir bilgeye gider. Önünde iki seçenek vardır. Birincisi güvenli, kabul gören ve herkesin kendisine yakıştırdığı yoldur. İkincisi ise belirsizdir; fakat genç adam bu yolu düşündüğünde içinde tarif edemediği bir canlılık hissetmektedir.

Bilge, ona iki ayrı kâğıt verir ve her iki seçeneğin artılarını ve eksilerini yazmasını ister. Genç adam saatlerce düşünür. İlk seçeneğin artıları sayfayı doldurur: Güvenlidir, geliri iyidir, ailesi memnun olacaktır ve çevresi onu takdir edecektir. İkinci seçeneğin artıları ise birkaç satırı geçmez.

Genç adam kâğıtları bilgeye uzatır ve “Cevap belli.” der. “Aklım ilk yolu seçmem gerektiğini söylüyor.”

Bilge ona yalnızca bir soru sorar: “Peki hangi yolu düşündüğünde nefesin genişliyor?”

Genç adam susar. Çünkü bazı cevaplar kelimelerle değil, insanın içinde oluşan genişleme ve daralma hissiyle kendini belli eder.

Bilge ona hangi yolu seçmesi gerektiğini söylemez. Yalnızca karar verirken hesaplarını yanına almasını, fakat kendisini dışarıda bırakmamasını hatırlatır.

Belki de bizim en büyük eksiğimiz buydu. Bize aklımızı kullanmamız öğretildi ama kendimizi bütünüyle dinlememiz öğretilmedi.

Oysa insan yalnızca zihninden ibaret değildir. İnsanın bir kalbi, vicdanı, sezgileri, duyguları, yaraları, umutları ve içinde taşıdığı bir yön duygusu vardır.

Elbette “Aklını başına topla.” demek kötü bir şey değildir. Akıl, insanın en kıymetli imkânlarından biridir. Düşünmek, sorgulamak, neden-sonuç ilişkisi kurmak, tedbirli olmak ve sağduyulu davranmak büyük erdemdir.

Akılsızca verilen her kararın adına “Kalbimi dinledim.” demek de doğru değildir. Her arzu kalbin sesi değildir. Bazen korkularımız, yaralarımız ve geçici heveslerimiz de kalpten geliyormuş gibi konuşabilir.

Mesele aklı susturmak değildir. Mesele, aklı tek hükümdar olmaktan çıkarmaktır.

Çünkü akıl hesap yapar, kalp anlam arar. Akıl, “Bundan ne kazanırım?” diye sorabilir; kalp ise “Bunu yaptığımda nasıl bir insan olurum?” diye sorar. Akıl tehlikeyi görür, kalp değeri fark eder. Akıl yolu ölçer, kalp ise hangi yola ait olduğumuzu hissettirir.

İnsan yalnızca aklıyla yaşadığında doğru görünen ama içini yoran hayatlar kurabilir. Çok başarılı olabilir fakat huzursuzdur. Herkes tarafından onaylanabilir fakat kendisine yabancılaşmıştır. Bütün hesapları tutabilir ama hayatının anlamı eksik kalabilir.

Çünkü bazı hayatlar kâğıt üzerinde doğrudur, insanın içinde değil.

Bugün pek çok insanın yaşadığı yorgunluğun sebebi belki de yalnızca çok çalışmak değildir. Asıl yorgunluk, kendi içinden gelenle kendisinden beklenen arasında yıllarca sıkışıp kalmaktır.

İstemediği işlerde çalışan, sürdürmek istemediği ilişkilerde kalan, hayır demek istediği hâlde evet diyen, güçlü görünmek için acısını saklayan ve başkalarını üzmemek adına kendisini her gün biraz daha üzen insanların aklı belki de yerindedir. Fakat kalpleri uzun zamandır başka bir şey söylemektedir.

Hiç kalbinizin sesini bastırıp sonradan “Ben bunu zaten en başından beri hissediyordum.” dediğiniz oldu mu?

Kalbin sesi çoğu zaman bağırmaz. Sessizce tekrar eder. Zihin ise yüksek sesle konuşur; ihtimalleri sıralar, korkuları büyütür ve geleceğe dair onlarca senaryo üretir. Bu nedenle kalbi duymak için bazen daha çok düşünmeye değil, biraz durmaya ihtiyaç vardır.

Belki çocuklara yalnızca “Akıllı ol.” dememeliyiz. Onlara merhametli olmayı, kendilerini dinlemeyi, herkes aynı şeyi söylüyor diye onu doğru kabul etmemeyi, hayal kurmayı ve başkasının canını acıtmamaya çalışırken kendi kalplerini de incitmemeyi öğretmeliyiz.

Çünkü akıllı çocuklar yetiştirmek yetmez. Vicdanlı, duyarlı, kendisiyle bağ kurabilen ve başkasının acısını fark edebilen insanlar yetiştirmeliyiz.

Belki kendimize de yeni bir cümle söylemenin zamanı gelmiştir. Yıllardır zihnimizde dolaşan “Aklını başına topla.” sözünün yanına başka bir cümle ekleyebiliriz:

“Kalbini de başına topla.”

Yani yalnızca neyin mantıklı olduğunu değil, neyin insanca olduğunu da düşün. Yalnızca kazanacağın şeyi değil, kaybetme ihtimalin olan kendini de hesaba kat. Yalnızca başkalarının senden ne beklediğine değil, içindeki sessiz sesin sana ne anlattığına da kulak ver.

Bugün bir kararın eşiğindeyseniz aklınızı elbette yanınıza alın. Geçmiş tecrübelerinizi, ihtimalleri ve gerçekleri değerlendirin. Fakat karar masasına kalbiniz için de bir sandalye koyun.

Çünkü insanın en sağlıklı kararları, aklıyla kalbi birbirini susturduğunda değil, birbirini duyduğunda ortaya çıkar.

Bize yıllarca “Aklını başına topla.” dediler. Belki şimdi kendimize daha tamamlayıcı bir şey söylemeliyiz:

“Kalbini de başına topla.”