Bugün bir planım vardı.

Öyle büyük, hayatımı değiştirecek bir plan da değildi. Son derece sıradan, küçük ve güzel bir plandı.

Sabah sporumu yapmış, biraz dinlenmiştim. Saat 16.00 gibi evden çıktım. Otobüse bindim ve Kadıköy’e doğru yola koyuldum. Biraz dolaşacak, ardından İstanbul Kitapçısı’na geçecektim. Bir köşeye oturup kitabımı okuyacak, belki bir kahve içecek, biraz da yazı yazacaktım.

Zihnimde akşamın resmi aşağı yukarı hazırdı.

İnsan böyle bir varlık işte. Daha yaşamadan yaşayacaklarını zihninde kurguluyor. Nereye gideceğini, ne yapacağını, kiminle görüşeceğini, kaçta döneceğini planlıyor. Yalnızca bugünü değil; yarını, gelecek ayı, gelecek yılı, hatta yıllar sonrasını bile…

Sonra hayat geliyor.

Saat 16.45 civarında Kadıköy’de otobüsten indim. Tam o sırada şirketimizde çalışan bir arkadaşımızın hayatını kaybettiği haberini aldım.

Birkaç saniye…

Hepsi bu.

Biraz önce kitap okumayı, yazı yazmayı ve Kadıköy sokaklarında dolaşmayı düşünürken artık bambaşka bir yere yetişmeye çalışıyordum. İlk otobüse bindim, geri döndüm. Arabama ulaştım ve çalışma arkadaşımızı son yolculuğuna, memleketine uğurlamak üzere yola çıktım.

Saat 16.44’te başka bir planım vardı.

Saat 16.45’te başka bir hayatın içindeydim.

İşte o an yıllardır bildiğim bir söz yeniden düştü zihnime:

“Hayat, siz başka planlar yaparken başınıza gelenlerdir.”

Bazı cümleleri defalarca duyarız. Anlamını biliriz ama henüz idrak etmemişizdir. Çünkü bazı sözleri anlamak için okumak yetmez; hayatın bir gün gelip o cümlenin altını çizmesi gerekir.

Dönüş yolunda kendime şunu sordum:

Hayat bana bunu defalarca gösteriyorsa, benim hâlâ idrak edemediğim şey ne?

Sanırım insanın en büyük yanılgılarından biri, hayatı kontrol edebildiğini düşünmesi.

Elbette planlarımız olacak. Ajandalarımız, hedeflerimiz, kariyer planlarımız, maddi hedeflerimiz, tatillerimiz ve gelecek tasarılarımız olacak. Plansız yaşamaktan, hayal kurmamaktan ya da mücadele etmemekten söz etmiyorum.

Mesele başka.

Plan yapmakla, hayatın bizim planımıza uymak zorunda olduğuna inanmak arasındaki farktan söz ediyorum.

Çünkü biz plan yapıyoruz. Sonra istediğimiz olmayınca öfkeleniyoruz. “Niye ben?” diyoruz. “Böyle olmamalıydı.” diye düşünüyoruz. Zihnimizde aynı senaryoyu defalarca oynatıyor, değiştiremeyeceğimiz bir gerçekle kavga ediyoruz.

Oysa kabul etmekte zorlandığımız gerçek şu:

Hayat bizim senaryomuza göre ilerlemek zorunda değil.

Belki de insanın hayatla kavgasını anlatan en güzel görüntü bir halat çekme yarışıdır.

Elinizde kalın bir ip olduğunu düşünün. O ipin diğer ucunda olmasını istediğiniz hayat var. İstediğiniz ilişki, ulaşmak istediğiniz kariyer, kazanmak istediğiniz para, sizi sevmesini istediğiniz insan, gerçekleşmesini beklediğiniz plan, haklı çıkmak istediğiniz tartışma…

Ve siz o ipe bütün gücünüzle sarılıyorsunuz.

Hayat diğer tarafa çekiyor, siz kendinize doğru.

Daha sıkı tutuyorsunuz. İp avuçlarınızı yakmaya başlıyor ama bırakmıyorsunuz. Çünkü bırakmayı yenilmek, kabullenmeyi vazgeçmek, teslimiyeti ise güçsüzlük sanıyoruz.

Oysa bazen bizi yaralayan hayat değildir. Bazen bizi yaralayan, bırakmamız gereken şeyi hâlâ bütün gücümüzle tutuyor olmamızdır.

Ego da tam burada devreye giriyor. Haklı olmak, kazanmak, son sözü söylemek ve kontrol etmek istiyor. Kibrimize yeniliyor, gurur yapıyor, aramıyor, sormuyor, özür dilemiyor, affetmiyoruz.

Bazen bir insanı kaybetmeyi, gururumuzu kaybetmeye tercih ediyoruz.

Üstelik bütün bunları sanki önümüzde sonsuz zaman varmış gibi yapıyoruz.

İşte bugün en çok şu soru takıldı zihnime:

Neye güvenerek?

Bir insanın kalbini kırdıktan sonra telafi etmek için mutlaka yarınımız olacağına neye güvenerek inanıyoruz?

Anne babamızı sonra arayabileceğimizi, çocuğumuza sonra vakit ayırabileceğimizi, eşimize sevgimizi sonra gösterebileceğimizi, bir dostumuzla barışmak için daha çok zamanımız olduğunu neye güvenerek düşünüyoruz?

“Bir ara görüşürüz.”

“Sonra konuşuruz.”

“İşler biraz sakinleşsin.”

“Vaktim olunca…”

“Emekli olunca…”

Sonra…

İnsan hayatının ne kadar büyük bir bölümünü küçücük bir kelimeye emanet ediyor.

Oysa takvimde “sonra” diye bir gün yok.

Belki de hayatın bize öğrettiği en zor şeylerden biri teslimiyet.

Ama teslimiyet, “Ne olacaksa olsun.” diyerek kenara çekilmek değildir. Çalışmamak, mücadele etmemek ya da hayallerinden vazgeçmek hiç değildir.

Teslimiyet belki de elinden geleni sonuna kadar yaptıktan sonra hayatın sonucuna hükmedemeyeceğini kabul etmektir.

Tohumu ekmek, toprağı sulamak, bakımını yapmak ama güneşe emir veremeyeceğini bilmek…

Plan yapmak ama plana tapmamak.

Kontrol edebildiğin şeylerde sorumluluk almak, kontrol edemediğin şeylerle kavga etmeyi bırakmak.

Çünkü insanın bütün hayatı kontrol etmeye çalışması, denizi avuçlarında tutmaya benziyor. Ne kadar sıkarsanız, o kadar çok akıp gidiyor.

Tuhaf olan ise hayatın bunu bize bir kez öğretmemesi.

Defalarca öğretiyor.

Planlarımız bozuluyor, ilişkiler bitiyor, işler değişiyor, insanlar gidiyor, beklemediğimiz şeyler oluyor. “Artık anladım.” diyoruz. Bir süre sakinleşiyoruz.

Sonra yeniden aynı döngüye dönüyoruz.

Yine beklentilerimize sarılıyor, yine “Benim istediğim gibi olmalı.” diyor, daha önce avuçlarımızı kanatan o ipi yeniden elimize alıyoruz.

Belki insan olmanın en büyük çelişkilerinden biri de bu: Hayat bize bırakmayı öğretiyor, biz tutmakta ısrar ediyoruz.

Başımıza gelen her şeyi seçemeyebiliriz. Bazen hayat gerçekten canımızı yakar. Bazen hiç hak etmediğimizi düşündüğümüz şeylerin içinde buluruz kendimizi. Fakat başımıza gelenlerle ne yapacağımız konusunda çoğu zaman hâlâ bir seçim alanımız vardır.

İnsanın gücü belki de tam burada başlıyor.

Başına gelenlerde değil, başına gelenlere verdiğin cevapta.

Belki hayat bizimle kavga etmiyor. Belki bizi cezalandırmıyor, planlarımızı özellikle bozmuyor.

Belki yalnızca akıyor.

Biz ise o akışın önüne beklentilerimizden barajlar kuruyor, su yükselince de hayata kızıyoruz.

“Neden böyle oldu?” diye soruyoruz.

Belki de başka bir soru sormalıyız:

“Şimdi önümdeki gerçek bu. Ben bununla ne yapacağım?”

Bu soru insanı mağduriyetten sorumluluğa, isyandan kabule, kontrol arzusundan teslimiyete taşıyor.

Belki huzur dediğimiz şey de hayatın hep istediğimiz gibi olması değildir. Belki huzur, hayat istediğimiz gibi olmadığında da onunla kavga etmeden yürüyebilmektir.

Bugün saat 16.45 civarında Kadıköy’de benim birkaç saatlik planım sona erdi.

Bir insanın ise bütün yarınları.

Bunu yan yana koyunca insanın söyleyecek sözü azalıyor.

Bir tarafta okunacak kitaplar, yazılacak yazılar, içilecek kahveler…

Diğer tarafta artık yapılamayacak planlar.

Ama bugün bana hayatla ilgili başka bir şey daha öğretti.

Vefat eden çalışma arkadaşımız aramızda çok kısa bir süre bulunmuştu. Buna rağmen hepimizde çok güzel izler bıraktı. Onu tanımak için yıllara ihtiyacımız olmadı. Mütevazılığı, üslubu, insanlara gösterdiği saygı ve kendine has duruşuyla kısa zamanda gönüllerimize dokunmayı başardı.

Demek ki bir insanın iz bırakması için yıllarca aynı ortamı paylaşmak gerekmiyormuş.

Mütevazı olmak için uzun yıllara, güzel bir üsluba sahip olmak için büyük unvanlara, saygı görmek için uzun zamanlara ihtiyaç yokmuş. Bazen yalnızca nasıl bir insan olduğunuz yetiyormuş.

İnsan ömrünün uzunluğunu seçemiyor belki ama o ömrün başkalarının kalbinde nasıl bir iz bırakacağını, en azından bir ölçüde, yaşama biçimiyle belirleyebiliyor.

Belki de asıl mesele ne kadar uzun yaşadığımız değil, bulunduğumuz yere nasıl dokunduğumuzdur.

Bazı insanlar yıllarca hayatımızda kalır ama geride çok az iz bırakır. Bazıları ise kısa bir süreliğine uğrar ve varlığı hafızamızda yıllarca yaşamaya devam eder.

Yüreğine sağlık arkadaşımızın.

Ruhu şad olsun.

Hayat bazen en büyük derslerini bir konferans salonunda, bir kitabın altı çizilmiş satırlarında ya da bir kişisel gelişim seminerinde vermiyor.

Bazen bir otobüs durağında.

Bazen bir telefon ekranında.

Bazen saat 16.45’te.

Bugün yeni bir şey öğrenmedim belki. Ama bildiğim bazı şeyleri yeniden idrak ettim.

Her şeyi kontrol edemem. Her şeyi bilemem. Her şeyi planlayamam.

Ama bugün nasıl bir insan olacağıma karar verebilirim.

Sevebilirim. Arayabilirim. Özür dileyebilirim. Affedebilirim. Teşekkür edebilirim. Sarılabilirim. Kibrimi fark edebilirim. Egoma “Dur.” diyebilirim.

Ve belki en önemlisi, bulunduğum her yerde nasıl bir iz bırakacağıma biraz daha dikkat edebilirim.

Yarın için yine plan yapacağım elbette. Hayallerim, hedeflerim olacak. Çalışacağım, yazacağım. Belki yine Kadıköy’e gidecek, İstanbul Kitapçısı’nda bir masaya oturup kitabımı açacağım.

Ama bundan sonra kendime şu cümleyi biraz daha sık hatırlatmak istiyorum:

Plan yap. Ama plana tapma.

Elinden geleni yap. Sonra biraz da hayatın ne söyleyeceğini dinle.

Gerektiğinde tut, gerektiğinde mücadele et. Ama avuçlarını kanatan o ipin ne zaman bırakılması gerektiğini de bil.

Çünkü mesele hayatı yenmek değil. Mesele, onunla birlikte yürümeyi öğrenmek.

Belki de bütün mesele, yarın için plan yaparken bugünü kaçırmamak; kontrol etmeye çalışırken yaşamayı unutmamak ve “sonra” dediğimiz şeyin bize hiçbir zaman garanti edilmediğini hatırlamak.

Bugün saat 16.44’te bir planım vardı.

Saat 16.45’te ise hayatın başka bir planı olduğunu gördüm.

Ve bazen insanın yıllardır bildiği bir cümleyi gerçekten anlayabilmesi için yalnızca bir dakika yeter:

*“Hayat, siz başka planlar yaparken başınıza gelenlerdir.”*