Arife tarif gerekmez… Peki ya adı Ârif olup hâli tarif isteyenler?

Kadim zamanların en güzel sözlerinden biridir: “Arife tarif gerekmez.”

Ârif olmak; bilmekten öte anlamak, görmekten öte fark etmek, konuşmaktan öte gönül okumaktır. İrfan; insanın kendisini başkasından üstün görmesi değil, önce kendi kusurunu görebilmesidir.

Fakat bugün başka bir soruyla karşı karşıyayız:

Adı Ârif olan herkes gerçekten ârif mi?

Çünkü bazen insanın adı, taşıdığı anlamın tam tersine dönüşebiliyor.

Adı Ârif…

Ama sözü kırıcı.

Adı Ârif…

Ama emanete sadakati yok.

Adı Ârif…

Ama dostunun sırrını başkasına anlatıyor.

Adı Ârif…

Ama kendi menfaati söz konusu olduğunda bütün doğruları unutuyor.

İşte insanın adıyla hâli arasındaki mesafe burada başlıyor.

Âriflik, nüfus cüzdanına yazılan bir isim değil; insanın hayatına, davranışlarına ve başkalarının gönlünde bıraktığı izlere yazılan bir sıfattır.

Şanlıurfa gibi dostluğun, komşuluğun, ahde vefanın ve sözün kıymetinin hâlâ güçlü olduğu bir şehirde bunun daha da anlamlı olması gerekir.

Sıra gecesinde kardeşim demek kolaydır.

Aynı sofrada oturmak kolaydır.

Düğünde omuz omuza halay çekmek kolaydır.

Asıl mesele, dostun dara düştüğünde yanında olmaktır.

Taziye evinde başsağlığı dilemek kolaydır.

Asıl mesele, kalabalık dağıldıktan sonra acısı devam eden insanı hatırlamaktır.

İşte âriflik tam burada ölçülür.

Çünkü ârif insan, dostunun zayıflığını silah olarak kullanmaz.

Bir başkasının hatasını fırsata çevirmez.

Kendi çıkarı için insanların gönlünü kullanmaz.

Kendisinden olmayana başka, kendisine yakın olana başka ölçü uygulamaz.

Bugün bazı insanların dilinde ahlak, dilinde vefa, dilinde dostluk var; fakat davranışlarında bunun izine rastlamak mümkün değil.

Söz başka, hayat başka…

İsim başka, karakter başka…

Adı Ârif, ama kendi ârif mi?

Belki de asıl soru budur.

Çünkü insanın ismi güzel olabilir; fakat güzel bir isim, kötü bir davranışı güzelleştirmez.

İnsan “Ârif” adını taşıyabilir ama haksızlık karşısında susabilir, dostunu yarı yolda bırakabilir, kendisine emanet edilen sözü taşıyamayabilir, başkasının kusurunu büyütürken kendi kusurunu görmezden gelebilir.

Böyle olunca mesele artık isim değil, isimle yaşanan hayat arasındaki çelişkidir.

Ârif olmak, her şeyi bilmek değildir.

Bazen bilmediğini kabul etmektir.

Bazen susmaktır.

Ama gerektiğinde de konuşmaktır.

Haksızlığı görüp “Bana dokunmuyor” dememektir.

Dostunun yanında dururken başkasına haksızlık etmemektir.

Kendi menfaatine göre doğrular değiştirmemektir.

Çünkü bilmek bir lütufsa, bildiğinin gereğini yapmak da bir sorumluluktur.

Sonunda geriye isimler değil, davranışlar kalır.

İnsan öldüğünde nüfus cüzdanındaki adı değil, insanların gönlündeki hatırası konuşulur.

O yüzden bugün herkes kendisine sormalı:

Adım ne olursa olsun, gerçekten o ismin anlamını taşıyor muyum?

Ve özellikle adı Ârif olanlara küçük bir hatırlatma:

Ârif olmak, Ârif adını taşımakla değil; ârifçe yaşayabilmekle mümkündür.

Çünkü arife tarif gerekmez.

Ama adı Ârif olup hâli tarif isteyen çok insan vardır.

Asıl imtihan da tam burada başlar:

İsmin ne söylüyor, hayatın ne anlatıyor?