İnsanların çoğu konuşacak birini bulabiliyor. Fakat kendisini gerçekten dinleyecek birini bulmakta zorlanıyor. Çünkü bugün herkes cevap vermeye hazır; çok az insan gerçekten dinlemeye ve anlamaya niyetli.
İnsanları dinlemeyi seviyorum. Yalnızca söyledikleri kelimeleri değil; cümlelerin arasında bıraktıkları boşlukları, seslerinin hangi noktada yavaşladığını, hangi konuya gelirken gözlerini kaçırdıklarını da dinlemeye çalışıyorum.
En çok da bedenlerini dinliyorum. Çünkü ağızdan çıkmayanlar bazen ellerden, omuzlardan ve gözlerden çıkar. İnsan “İyiyim.” derken dudakları konuşur; gözleri ise bambaşka bir hikâye anlatır.
Belki de bu yüzden insanlar kendilerini bana samimiyetle açabiliyorlar. Yıllardır içlerinde taşıdıkları bir kırgınlığı, kimseye söyleyemedikleri bir meseleyi ya da kendilerinin bile tam olarak adlandıramadığı bir duyguyu anlatıyorlar. Ben dinliyorum, arada bir soru soruyorum, sonra yine dinliyorum.
Konuşmanın bir yerinde çoğu zaman aynı soru geliyor: “Sen ne düşünüyorsun?”
İşte tam o noktada önemli bir ayrım başlıyor. Bir insanı dinlemek, onun tarafına geçmek değildir. Anlattığı herkesi suçlamak, bütün davranışlarını onaylamak ya da yalnızca rahatlasın diye duymak istediği cümleleri söylemek de değildir.
Çünkü insanın her zaman bir taraftara ihtiyacı yoktur. Bazen ihtiyacı olan tek şey, karşısında duran temiz bir aynadır.
Bir kadın düşünün. Uzun zamandır içinde biriktirdiği çok şey var. Kırgınlıkları, sustukları, söylemek isteyip de söyleyemedikleri… Gün boyunca güçlü görünmeye çalışıyor ama yalnız kaldığında içindeki gürültü daha da büyüyor.
Aslında çözüm aramıyor. Ne yapması gerektiğini söyleyecek birine de ihtiyacı yok. Yalnızca konuşmak, içini dökmek, bazen cümlesinin ortasında durmak, bazen de anlatırken ağlamak istiyor.
Birkaç kişiyle konuşmayı deniyor. Biri daha sözünü bitirmeden kendi yaşadıklarını anlatmaya başlıyor: “Sen yine iyisin, ben neler yaşadım bir bilsen…” Bir başkası hemen çözüm sunuyor: “Bence hiç uzatma. Yapman gereken belli.” Bir diğeri ise “Boş ver, üzülmeye değmez.” diyor.
Kadın her konuşmanın ardından teşekkür ediyor, başını sallıyor, hatta bazen gülümsüyor. Fakat eve döndüğünde içindeki huzursuzluk hâlâ orada duruyor. Çünkü konuşmuş ama duyulmamış; anlatmış ama anlaşılmamış.
Bir gün karşısına bir adam çıkıyor.
Kadın yine anlatmaya başlıyor. Önce temkinli davranıyor. Cümlelerini seçiyor, bazı yerleri geçiştiriyor. Çünkü daha önce ne zaman açılmaya çalışsa ya sözü kesilmiş ya da hayatına hemen bir yön verilmeye çalışılmış.
Adam ise gerçekten dinliyor. Sözünü kesmiyor, telefonuna bakmıyor, kendi hikâyesini anlatmıyor ve hemen çözüm sunmuyor. Kadın sustuğunda o sessizliği aceleyle doldurmuyor.
Yalnızca kelimelerini değil, bedenini de dinliyor. Bazı cümleleri söylerken ellerini nasıl sıktığını, belirli bir konuya geldiğinde omuzlarının nasıl düştüğünü, “Önemli değil.” derken gözlerinin nasıl dolduğunu fark ediyor.
Kadın bir süre sonra daha yavaş konuşmaya başlıyor. Sesi titriyor, gözleri doluyor. Yıllardır güçlü görünmek için içinde tuttuğu ne varsa cümlelerinin arasından usulca dökülüyor. Hem konuşuyor hem ağlıyor.
Adam yalnızca şu soruyu soruyor: “Burada seni en çok inciten şey neydi?”
Kadın susuyor. Bu soru, anlatmaya devam etmesi ve kendisini duyması için soruluyor.
Bir süre sonra o güne kadar öfke sandığı şeyin altında aslında görülmeme duygusu olduğunu fark ediyor. Kızgınlığının altında kırgınlık, kırgınlığının altında ise uzun zamandır taşıdığı değersizlik hissi var.
Adam ona ne yapması gerektiğini söylemiyor. Yalnızca söylediklerini yargısız bir dille ona geri veriyor: “Sanırım yaşadığın şey seni yalnızca üzmemiş. Kendini yalnız ve görünmez hissettirmiş.”
Kadının gözlerinden yeniden yaşlar süzülüyor. Bu kez yalnızca acıdan değil, anlaşılmış olmanın verdiği rahatlıktan…
Çünkü karşısındaki adam onun tarafını tutmamış, kimseyi suçlamamış, onu avutmak için hazır cümleler sıralamamıştı. Sadece ayna olmuştu.
Kadın eve döndüğünde sorunları hâlâ oradaydı. Fakat içindeki ağırlık aynı değildi. Çünkü insanı bazen rahatlatan şey, birinin onun sorunlarını çözmesi değil; kendisini gerçekten gördüğünü hissetmesidir.
Ne yazık ki bugün çoğumuz dinlemiyoruz. Cevap vermek, haklı çıkmak, bilgimizi göstermek ya da kendi hikâyemizi anlatmak için karşıdaki insanın sözünün bitmesini bekliyoruz. Aslında dinliyormuş gibi yapıyoruz.
Karşımızdaki henüz ne hissettiğini anlayamadan çözüm sunuyor, daha neye ihtiyacı olduğunu sormadan hayatına yön vermeye çalışıyoruz. Oysa her insan çözüm istemez. Bazen yalnızca içini dökmek, bazen de yanında sessizce duran birinin varlığını hissetmek ister.
Gerçek dinleme emek ister. Sabır ister. Yargıyı bir süreliğine askıya almayı, hazır cevaplarımızı ve önyargılarımızı kenara bırakmayı gerektirir.
İyi bir dinleyici, konuşmanın her boşluğunu kendi cümlesiyle doldurmaz. Sessizlikten korkmaz. Çünkü bazen insanın aradığı cevap, tam da o sessizliğin içinde ortaya çıkar.
Elbette dinlemek, geri bildirim vermemek anlamına gelmez. Ancak geri bildirimin bir zamanı ve izni vardır. Karşımızdaki insan geri bildirim istediğinde mesele onu memnun edecek cümleleri kurmak değildir. Onu kırmadan dürüst olabilmek, duygusuna saygı gösterirken daha önce görmediği bir açıya bakmasını sağlayabilmektir.
İyi bir geri bildirim, insana ne yapacağını emretmez. Ona yeni bir pencere açar.
Çünkü bütün potansiyel aslında insanın içinde vardır. Onu bugüne kadar getiren bir güç, tecrübe ve sezgi vardır. Bizim görevimiz onun yerine yürümek değil, kendi ayaklarını yeniden hatırlamasına yardımcı olmaktır.
Belki de gerçek destek; elinden tutmak ama onu kendimize bağımlı hâle getirmemek, ışık tutmak ama yolu onun adına seçmemek, dinlemek ama hikâyesini sahiplenmemek, ayna olmak ama aynada ne göreceğine karar vermemektir.
Belki de insanlar hayatımıza sorunlarımızı çözmek için değil, kendimizi biraz daha açık görebilmemiz için giriyordur. Çünkü insan bazen yolunu kaybetmez; yalnızca kendi sesini duyamayacak kadar gürültünün içinde kalır.
Böyle zamanlarda ona yeni bir cevap vermek gerekmez. Bazen yalnızca yargılamadan dinlemek, sessizliğine saygı duymak ve kendisini görebileceği temiz bir ayna tutmak yeterlidir.
Çünkü bazen bir insanın hayatına dokunmak için büyük sözler söylemeniz gerekmez. Ona ayna olmanız yeter.