Beni bilen dostlarım bilir. Sosyal medya sayfalarımda ve hikâyelerimde genellikle özlü sözler paylaşırım.
Anlamlı cümleleri hem çok severim hem de oldukça değerli bulurum. Bazen sanki tam da o an ihtiyacım olan bir mesaj karşıma çıkmış gibi hissederim.
Uzun yıllardır bu paylaşımlarım devam ediyor. Çünkü bazı sözlerin öğretici, farkındalık kazandırıcı ve motive edici bir tarafı vardır. Bazıları insanı sarsar, bazıları düşündürür, bazıları ise karar vermekte zorlandığımız bir anda zihnimizde yeni bir kapı aralar.
Nedendir bilmiyorum ama birkaç gün önce karşıma çıkan bir söz zihnime takıldı. O günden beri sık sık aklıma geliyor ve her seferinde beni yeniden düşündürüyor. Şems-i Tebrizi’ye atfedilen söz şöyle diyordu:
“Hatır hiç edilmişse, tavır elzemdir. Kelam kifayetsizse, sükût elzemdir.”
Bu söz, çevremizdeki insanların birbirleriyle nasıl iletişim kurduğunu yeniden sorgulamama neden oldu.
Gözlemim şu ki ne yazık ki hatırımızı hiçe sayan, sözlerimizi değersizleştiren, bizi dinlemekten ve anlamaktan imtina eden insanlarla giderek daha sık karşılaşıyoruz. Üstelik bu kişiler yalnızca uzak çevremizden çıkmıyor; iş yerimizden, arkadaşlarımızdan, komşularımızdan, akrabalarımızdan ya da dost bildiklerimizden biri olabiliyor. Hatta zaman zaman aynı iletişim problemini en yakınımızdaki insanlarla; çocuğumuzla, sevgilimizle ya da eşimizle bile yaşayabiliyoruz.
Geçenlerde okuduğum bir kitapta Türkiye’de evliliklerin önemli bir bölümünün boşanmayla sonuçlandığından söz ediliyordu. Rakamdan çok, bunun arkasındaki nedenler düşündürdü beni. Çünkü ilişkilerde yaşanan pek çok kırılmanın ve çatışmanın kökenine indiğimizde karşımıza çoğu zaman iletişim sorunları çıkıyor. Evlilik gibi güçlü bir bağ bile sağlıklı iletişim kurulamadığında bu kadar zorlanıyorsa, diğer ilişkilerimizi varın siz düşünün.
Peki konu yalnızca evlilikte mi böyle? Elbette hayır.
Bugün iş yerlerine bakalım. Bir tarafta hatırı hiçe sayan, sözü değersizleştiren insanlar var; diğer tarafta ise ailesini geçindirmek, ekonomik şartlara göğüs germek ve işini kaybetmemek için söylemek istediklerini içine atan emekçiler.
Sonra dönüp çevremize bakıyoruz ve başka bir çelişkiyle karşılaşıyoruz: Neredeyse herkes her şeyi biliyor. Hepimiz en iyi siyasetçiyiz, en iyi teknik direktörüz, en iyi doktoruz, en iyi gazeteciyiz, en iyi ekonomistiz, en iyi patronuz, en iyi yorumcuyuz.
*Madem bu kadar çok biliyor ve bu kadar çok konuşuyoruz; neden hâlâ bu kadar mutsuzuz?*
Belki de sorun az konuşmamız değil. Acaba asıl sorun, herkesin konuştuğu ama kimsenin dinlemediği bir dünyada, kelimeler çoğalırken iletişimin azalması mı?
Benim kanaatim şu: Hatırımızı hiçe sayanlara karşı tavır almak yerine susuyor, bizi anlamak istemeyen insanlara ise kendimizi anlatmak ve ispat etmek için durmadan konuşuyoruz. Belki de biraz da bu yüzden yoruluyoruz.
“Nasıl olsa düzelir.” diyoruz. “Nasıl olsa anlar.” diyoruz. “Biraz daha alttan alayım.” diye düşünüyoruz. “Morali bozulmasın, beni yanlış anlamasın, keyfimiz kaçmasın, aman şimdi ağzımızın tadı bozulmasın.” derken çoğu zaman kendi iç huzurumuzdan vazgeçiyoruz.
Ama mesele şu: Her alttan aldığımız hatırsızlık, çoğu zaman bir sonraki hadsizliğe cesaret veriyor.
Hâl böyleyken bazı insanlar her geçen gün *hadsizliklerinin dozunu* artırıyor; söylediklerinden, yaptıklarından, hatta kırıp dökmekten bile vazgeçmiyor.
*Peki biz neden kendi huzurumuz, sınırlarımız ve öz saygımız için elzem olan şeylerden vazgeçiyoruz?*
Bir noktadan sonra kendimizi ifade edemediğimiz için değil, ifade ettiğimiz hâlde dinlenmediğimiz için yoruluyoruz. Daha doğru söylersek anlaşılacağımızı, daha sakin konuşursak bir şeylerin değişeceğini düşünerek hareket ediyoruz.
Oysa bazen mesele bizim anlatamıyor olmamız değildir; karşımızdakinin anlamaya niyetinin olmamasıdır.
İşte tam da bu noktada o söz yeniden anlam kazanıyor:
*“Hatır hiç edilmişse, tavır elzemdir.”*
Tavır deyince bağırmayı, kavga etmeyi ya da köprüleri yakmayı kastetmiyorum. Tavır bazen sınır koymaktır, bazen mesafe almaktır, bazen de “Bana böyle davranılmasını kabul etmiyorum.” diyebilmektir. Çünkü insanın kendisini sürekli ispat etmek zorunda hissettiği her yer, gerçekten ait olduğu yer değildir.
Bazen de kelam gerçekten kifayetsiz kalır. Bir taraf anlatırken diğeri yalnızca cevap vermek için bekliyorsa orada gerçek bir iletişimden söz edebilir miyiz? Bir taraf kırıldığını anlatırken diğeri sadece kendisini savunuyorsa sağlıklı bir ilişki kurulabilir mi? Bir taraf kendini ifade etmeye çalışırken diğeri telefonuyla ilgileniyor ya da gözünü televizyondan ayırmıyorsa orada gerçekten bir paylaşım var mıdır?
*İşte tam da o noktada sükût elzem olur.*
Sükût her zaman yenilmek değildir. Bazen susmak, artık kendini ispat etmeye ihtiyaç duymamaktır. Bazen de “Ben ne söylediğimi biliyorum; senin anlamak istememen benim eksikliğim değil.” diyebilmektir.
Belki de en büyük hatalarımızdan biri, huzuru korumak adına kendi huzurumuzu feda etmektir.
Kendimizi zamanında ifade etmek yerine duygularımızı biriktiriyor, içimize atıyor, geriliyor ve öfkeleniyoruz. Sonra küçücük bir olay oluyor ve bardak taşıyor; yıllardır içimizde tuttuklarımız bir anda dışarı dökülüyor.
Karşıdaki şaşırıyor: *“Bu kadar büyütecek ne vardı?”*
Oysa mesele, o gün yaşanan şey değil ki. Mesele, uzun zamandır biriken duyguların artık taşınamaz hâle gelmesi.
Evlilikte de böyle, iş hayatında da, arkadaşlıkta da, aile ilişkilerinde de…
*Biriktiriyoruz, kırılıyoruz, yoruluyoruz, sessizleşiyoruz ve bir gün bakıyoruz ki birbirimizden uzaklaşmışız.*
İşte biraz da bu yüzden mutsuzuz. Tavrın elzem olduğu yerde susuyor, susmanın elzem olduğu yerde ise kendimizi ispatlamak için konuşmaya devam ediyoruz. Oysa insanın kendini herkese anlatmak, sağlıksız bir ilişkiyi sürdürmek ya da her hadsizliği sineye çekmek gibi bir zorunluluğu yok.
Belki de artık yapmamız gereken şey, her şeyi daha fazla konuşmak değil; neyi kabul edip neyi etmeyeceğimize karar vermek. İçimize atmak yerine zamanında konuşmak, değersizleştirildiğimiz yerde sınır koymak, anlaşılmadığımız yerde kendimizi tüketmemek…
Çünkü bazı şeylerin değişmesi için daha çok sabretmek değil, artık bir adım atmak gerekir. Bazen o adım bir cümledir, bazen yeni bir tutum, bazen de sessizce geri çekilmektir. Ama ne olursa olsun, insan önce kendi huzurunu ve öz saygısını korumayı öğrenmelidir.
Peki bütün bunların arasında sen neyi hâlâ gereğinden fazla taşıyor, neyi gereğinden fazla açıklıyor, neye gereğinden fazla sabrediyorsun?
*Sahi, senin için gerçekten elzem olan ne?*
Arif VURAL